TOMRIS GİRİTLİOĞLU İLE ÖĞLEN YEMEĞİ

.::BU YAZI HİÇ BİR ŞEKİLDE, HİÇ BİR KISMI YAZARIN  İZNİ OLMAKSIZIN KULLANILAMAZ! KULLANANLAR HAKKINDA YASAL İŞLEM YAPILACAKTIR. ANCAK LİNK GÖSTERİLEBİLİR::.


Siz, yazılarımı okumadığınız herhalde. Istanbul Film House diye bir internet dergimiz var. Oturabilirim değil mi? 
Ay tabi. 
Orada yazıyorum. Size de bir kopyasını getirdim. Müsait bir zamanınızda bakarsınız diye. (Tomris Hanım hemen inceliyor, yazılar, şaşırıyor bulunmadık bir filmi buldum diye) 
E “Suyun Öte Yanı”nı nasıl buldunuz? 
Az önce Ceren’le de onu konuşuyorduk. Sizde de yokmuş galiba. 
Burada şey eksik benim tek kendimi…(lafa karışıyorum) 
“Yaz Yağmuru” 
Evet. 
Onu bulamadım. 
Onu biz size verelim. 
Gerçekten çok sevinirim. 
Çünki kendimi biraz iyi bulduğum tek filmim. 
Bence “Güz Sancısı” benim için gerçekten çok romantik bir film. 
Öyle mi? 
Kendi ruhuma erişen benim de… 
Güz Sancısını anlayan çok az insan oldu ama bu ülkede. Yurt dışında hani daha övgü aldı film de. Burada yapmak istediğimizi tam herhalde geçiremedik. Benim oğlumda “Güz Sancısı”nı çok beğeniyor da. 
Şeyden olabilir herhalde hani bizim biraz şeyliklerimiz var. Hani ne denir, e komplekslerimiz var. 
Evet. 
Güz Sancısı konusunda. Bu komplekslerden en üst tavana çıktığı filmdir o yüzden. İnsanlar anlamamazlıktan gelmiş olabilirler. Çok açık bir film yani. Bence en güzel filmlerden bir tanesi. Benim de öyle öyküm vardı. 
Öyle mi? 
Daha doğrusu onunla uğraşıyordum senaryo falan o zaman direkt askere gitmem de gerekiyordu. Hani çekim olsaydı muhakkak bir şekilde orada karşılaşırdık. Böyle bir şeyden haberim olsaydı, o vakit orada çaycı (sektörde çaycı kelimesinin başka bir anlamı vardır bizler için) bile olmak isterdim açıkçası hiçbir şey talep etmeden. Çünki bence anlatılması gereken bir öyküydü. 
Evet, 
Benim anlatabilecek ahvalim durumum yoktu ama birisinin anlatması bence çok iyi oldu. Orada da yazdım zaten. Etyen Mahçupyan’ın ismini görenler bir şeye… (biraz manidar lafıma giriyor Tomris Hanım) 
Ön yargıya… 
Evet, Kapılmasınlar çünki filmin yazarı ondan daha ağır yazmıştı. Evet. Kitabı da okudum. 
Evet. 
Salkım Hanım’ın Taneleri de keza öyle. Bunlar aslında bir dostluk filmleri ben öyle bakıyorum. Siz nasıl görüyorsunuz açıkçası bilmiyorum. Ortak yaşama kültürü. 
Ben, hiçbir filmimi; Yani evet benim temel temam bir üçleme olarak görüyorum. “Suyun Öte Yanı”, “Salkım Hanım’ın Taneleri” ve “Güz Sancısı”. Orada da bana hep şey sorusunu soruyorlar? Neden… Neden hep azınlıklarla alakalı filmler yapıyorsunuz. Aslında beni azınlıklar değil, azınlık duygusu daha çok ilgilendiriyor. Yaşadığınız topraklar üzerinde kalma durumu varsa en az onlar kadar acı çekiyorsunuz. Yani bu açıdan da toprak ve insan ilişkisini değerlendiren ve yapılan hataların tekrarlanmamasını savunan filmler olarak görüyorum bu üçlemeyi. 
Katılıyorum, Suyun Öte Yakasındaki küçük bir anekdotu benim ailemden dinlediğim bir şey. Yani onlar da göçmen temalı insanlar. O toprak taşımayı, yani o yere bir daha gidemeyeceklerini bildikleri halde. 
Evet keseyi. Kese içerisinde benim için gerçekten çok yürek sızlatıcı ve olağanüstü bir diyalogdu yani. Nerelisiniz siz? 
Ben Istanbullu’yum ama herkes kadar Istanbullu'yum, Ben şunu da görüyorum aslında siz TRT kökenli bir yönetmensiniz o dönemde çok da TRT’de yapılamayacak şeyler yapmışsınız. Tabi ben tabii çocukmuşum. Bir kısmı çocukluğum, bir kısmı geçliğim geçmiş ama hani bunları zor fark etmek. Yani ne bilim mesela Suyun Öte Yanı ya da 80 Adım’ı bunları o dönem TRT’sinde zor.  


Evet, TRT’de ilk sinema filmi meselesini başlatan benim çünki Avrupa’da tüm önemli televizyon kanalları sinemaya çok ciddi katkıda bulunuyorlar. Suyun öte yanı benim ilk filmim ama onun arkasında “Kanto’dan Tango’ya” diye 3 bölüm 35mm çektiğim bir yarı dizi aslında sinema filmi formatında yazılmış bir senaryoyu bütçeden daha fazla alabilmek için 3’e böldük biz. Çok ilginç bir şekilde benim hiç hazır olmadığım dizi yayına girdikten sonra Istanbul Festivalinden çağrı aldı Festivale katılmak üzere çağrı aldı. Benim sinema serüvenim de böyle başladı ve TRT- Sinema ilişkisini böyle başlattım ben. Benim büyük şansım olarak görüyorum bu TRT’de mesleğe başlamış olmayı. Çünki orası bir okul gibi oldu aynı zamanda benim için. Bir de, ben “Kanto’dan Tangoya”yı çektiğimde daha 25 yaşına basmamıştım, her halde o imkânlarla film çeken kendi kuşağındaki ilk yönetmendim. TRT olmasaydı bu mümkün olmazdı bence. Aslında benim hayatıma baktığınız zaman, hep mücadele ve ilkleri deneme üzerine geçen bir yaşam öyküsü var. TRT’den ayrıldıktan sonra da özel kanallarla ilişkiler kurmaya başladığım andan itibaren orada da bu tavrımı sürdürdüm. Yani baş kaldıran yenilik arayan, sadece kendi istediklerini kendi koşullarıyla yapmaya çalışan bir proje tasarımcısı var orada. Bunun bedelini ben çok büyük bir onurla onur duygusuyla, bazen çok ağır acılarla ödüyorum. Halen öyle. Yani çünki televizyonda seyirci ile ilişkiyi sürekli kılmanız çok zor değişken, ilkesiz ve her senin tutmuş işlerine göre hayatını yönlendiren bir seyirci ile karşı karşıyayız. Ancak ben “AGB” denilen ölçüme inanmadığım için, bizim yaptığımız çok tutan ya da sadece 20 bölümde siyasi nedenlerle ara vermek ya da sonlandırmak zorunda kaldığımız dizilerin çok büyük bir seyirci kitlesi olduğunu biliyorum. Çünkü artık interaktif bir seyirci var. Bizim yaptığımız işleri bekliyorlar ben bunu bekliyorum. Zaten gücümüzü de oradan alıyoruz biraz. 
Bence o “80 Yapım” dizileri muhteşem, yani ben pek dizi izlemem yani olanak bulduğum kadar izlemeye çalışıyorum. Ama o “80 yapımı” dizileri gerçekten bir eksikliği tamamlamış. Olmayan bir şey yerine geçmiş. 
Evet, sorumlukla yapılmış diziler onlar. 
Ve film gibi. 
Evet film gibi, ben de zaten bu televizyon serüveni içinde “Yedi Tepe İstanbul”, “Çemberimde Gül Oya”, “Hatırla Sevgili”, “Kasaba”, “Bu Kalp Seni Unutur mu?”yu hep ayrı bir yerde kalacaklar… “Bu Kalp Seni Unutur mu?” benim içinde ayrı bir yerde kalacak gerçekten. 
Dayım çünki o dönemleri yaşamış böyle birebir. Çocukken anlatılıp yoğrulduğum bir hikâyenin hani gerçekliğini görmek acısını hissetmek gerçekten, ben de 80 çocuğuyum ama hani 80’de doğmuşum, o dönemi yaşayabilmem için biraz daha erken doğmam gerekiyormuş ama şimdi bir kez daha söylüyorum iyi ki doğmamışım. 
Evet… Çok büyük acılar yaşanmış. 
Aslında hani size o “azınlık sinemasını” ya da bu şekilde böyle “eleştiriler yapan insanlar” neden bu ülkede azınlık filmleri ya da Rumlar, Ermeniler işte Türk Sineması’nda “Rum Kızlar” işte böyle kendini erkeklere vermeye dünden razı, işte Ermeniler işte her türlü dalavereyi, üçkâğıdı ve işte muhakkak bir ev sahibidir ve işte Yahudiler deseniz her an birisinden parasını götürebilecek insanlar olarak gösterildi. 1950’lerden bu yana yapılan o insanları bir birinden yok etme çalışmaları içerisinde. Hani siz bunu kırmışsınız bence büyük bir başarı… Estağfurullah… Sağ olun… Keşke Türkiye’de her büyük başarı takdir edilebilse. 
Keşke… 
TRT dedik ama şunu sormak istedim ben aslında. TRT çok muhafazakâr bir yerdi o dönemde de. Şuan özerk ama. Şuan ki kadar da özerk değildi. Direkt bir cunta idaresine bağlı bir yerdi ama siz o dönemde “80. Adım”ı ya da “Suyun Öte Yakası”nı yaptınız… 
Aslında tam 80 değil, yani “Suyun Öte Yanı”, 91 tarihlidir. Epeyce bir sonrası 10 yıl sonrasıdır. 
ANAP posterleri görüyoruz sürekli… 
Evet ama… O film ve benim ilk kez festivallere katılan hani seyirci ile sinema seyircisi ile de buluşan. İşim “Suyun Öte Yanı”. Her kes çok şaşırmıştı bunu TRT’de nasıl yapabildim diye. Her zaman çok şaşırdılar ama eğer, ben gençliğimden beri şunu söylüyorum; kararlıysanız ve bir de çok inançlıysanız halledemeyeceğiniz bir problem yok. Ben TRT’de bu anlamda gerçekten yaptığım hiçbir işte denetimden karşılaşmadım. Benim denetim sorunlarla karşılaşmam bu senedir. İlk kez yani bazı yasaklayıcı duygularla kanal yöneticileriyle yüz yüze gelmem ilk kez bu senedir. 
Yani özel televizyonlar… 
Özel televizyonlarda oldu evet. Çünkü bütün bu projeleri yaparken de bu sene kadar özel kanallarda. Ha evet şey yıllar önce gene bir “Alevi-Sünni” aşkını anlatan benim gerçekten çok sevdiğim bir proje vardı “Seher Vakti”. Bu anlattığı içerik nedeniyle yayından kaldırılmıştı. O bir 5-6 yıl önceydi. Ama yine de ben baktığımda kendimi söyle avutuyorum. “Seher Vakti”, 8. Bölümde yayından kaldırıldı. “Kasaba” 20. Bölümde, demek ki bir sonraki bir 39 bölüm nefes alabilecek demektir. 
Umut ederim 
ben de… (tebessüm var ikimizin de dudaklarında). Onun için vazgeçmemek gerekiyor. Aslında ben de kişisel olarak çok ağır yılgınlıklar yaşıyorum. Bu işi bırakmayı düşündüğüm çok fazla an oluyor. Sonra kendimi toparlayıp devam diyebilmeyi de bilen bir insanım. Çünkü başka türlü yaşamanın bir anlamı olabileceğine inanmıyorum. 
Senaryolarınızı… Mesele bu TRT hikâyesine geri dönersek. Orada Yılmaz Karakoyunlu adı var. Yani çok büyük bir ağırlık yaptığını biliyorum. Bir Millet Vekiliydi Yılmaz Karakoyunlu ortalık ayağa kalkmıştı bunu biliyorum. Yani ben kendim bile TRT’de ilk defa “Salkım Hanım”ı yani TRT’de ilk defa izlediğimde “Salkım Hanım’ın Tanelerini” vay be bravo demiştim yani. Gerçekten hani tebrik edebilecek bir şey çünki orada gerçekten böyle “özür” demeyelim de… 
Hayır, hayır… Özür dilemektir onlar. Bu insanlara yaptığımız… (birbirimizin laflarını tamamlıyoruz hem gönülde hem de dilde aynı dili konuşan insanlar olarak) 
Hatalardan… 
Hatalardan gerçekten hani bir bağdaşıklık kurma bir özdeşlik kurmaydı. 
Evet, şimdi söyle düşünmeniz lazım, Yılmaz Karakoyunlu. Benim için büyük dosttur özellikle baba kaybımdan sonra onun yerini alan insandır. Ben “Salkım Hanım”ı çekmek için çok uğraştım. 3 yıl uğraştım. O zaman Yılmaz Bey devlet bakanıydı. Bana yardımcı olmak istedi para bulmak da. Ben de ona şu cevabı verdim. Hayır, sizin siyasi kimliğiniz beni hiçbir zaman ilgilendirmiyor. Kendim isterim ama onu hiçbir zaman bulaştırmam. Siz yazar olarak varsınız benim hayatımda dedim. “Güz Sancısı” için de 9 yıl bekledim. Para bulmak için yani benim için o anlamda Yılmaz Karakoyunlu ile çalışmakla Mehmet Eroğlu, yazar Mehmet Eroğlu ile çalışmak ya da Tampınar’ın bir hikâyesini “Yaz Yağmuru” uyarlamasını yapmak arasında bir fark olmadı. Ya da Yılmaz Karakoyunlu’nun “Salkım Hanım”ı çekerken, sahip olduğu hiçbir siyasi gücü kullanmayı aklımın ucundan geçirmedim. Çünki o zaman Yılmaz Bey’le benim ilişkimi ve benimle seyirciye karşı sorumluğumu zedelemiş olurdum. Sadece Yılmaz Bey’le benim aramdaki olağanüstü bir dostluk ve paylaşım ilişkisidir. Çünki Yılmaz Bey’in bütün eserlerini incelediğinizde aynı duygu vardır. Toprak, insan ve hatalardan dolayı özür dileyen eserleri var. Çok güçlü karakterler yazıyor ve çok sinematografik. Yani bizi buluşturan noktalar bunlar. Sadece TRT’deki yayınından sonra, büyük bir yani olaylar çıktı. Sizinde hatırlayacağınız gibi. O zaman ben artık şunu anladım. Artık benim bir resmi kurumla ilişkim, yani bir devlet kurumuyla olan ilişkim bitmek zorunda ve TRT’den ayrıldım. Dolayısıyla “Salkım Hanım”ın arkasında siyasetçi Yılmaz Karakoyunlu yoktur. Yazar Yılmaz Karakoyunlu vardır. 
“Salkım Hanım’ın Taneleri”nin sinemaya uyarlanma süreci de çok sancılı geçmiş sanırım. 
Evet çok. Birkaç yapımcı değiştirdi ben yine sonunda TRT’yle ortak yapımdı Avşar Film yaptı. Ama hiçbir film’in çekimini beklemek “Güz Sancısı” kadar “sancılı” olmadı. 
Hiç Romanların adını değiştirmiyorsunuz sanırım. “Güz Sancısı” da “Salkım Hanım’ın Taneleri” de orijinal. 
Bir tek 80.Adım’ı değiştirdik. Yani Mehmet Eroğlu’nun o da yazarın kendi yazdığı bir senaryodur. “Yarım Kalan Yürüyüş”ü “80.Adım” adıyla uyarladı senaryoya. 
Senaryolarınızı neye göre seçiyorsunuz. Ya da senaristlerinizi. 
Şimdi bir kere sinema filmlerinde farklı, ben sinema filmlerinde bir senarist gibi çalışıyorum. Ben “Salkım Hanım”ı okuduğum zaman “şiddetli bir çekme arzusu” duydum. Daha okurken karakterleri canlandıracak oyuncular böyle hayalimde belirmeye başlamıştı. Beni çok heyecanlandıracak en önemlisi de öyküsü yıllar sonrada seyredildiğinde de topluma bir şeyler bırakacak projeler. Yani ben siyasi sinemayı seviyorum özetle. Ve bütün projeler, bu televizyonda da bu tavrımı sürdürmeye çalışıyorum. Toplumla nefesini yani hep toplumla aynı anda nefes almaya çalışan bir yönetmen olarak görüyorum kendimi. Yoksa hep hayalimde küçücük iki kişilik sadece aşkı işleyen projeler oluyor ama yapmak istemeye geçtiğim zaman beni bu tür projeler daha çok sürüklüyor. Yani ben mesela daha “Güz Sancısı”yla uğraşırken, “Madımak”ı yapmayı kafaya taktım. Böylece Osmanlı yani Cumhuriyet döneminin kendi açımdan çekilebilecek ve eğer Madımak’ı da çekebilirsem. 
(içimin yaraları sanki yeniden canlanıyor dudaklarımdan gayri ihtiyari dökülüyor sözler) Umut ediyorum… 
Çekilebilecek bütün, “hatalarını” görsel olarak canlandırmış olacağım. 
Hep düşünmüşümdür, Madımak neden çekilmez diye. Madımak’ın mutlaka çekilmesi lazım… 
Umarım… (O’da benim gibi illa ben yapmalıyım demiyor hiçbir şeye önemli olan hatalarımızı görmek çünki…) Ben ya da bir başka yönetmen ama mutlaka çekilmesi lazım. 
Katılıyorum gerçekten. Ortak yaşama bilinci içinde olduğunuzu biliyorum. Zaten senaryolarınız da hep bu çizgide. Ortak yaşama bilinci, Alevi, Sünni ya da Azınlıklarla, Müslümanlar hep ortak yaşama bilinci bu özellikle seçilmiş bir şey olduğu görülüyor. Bu size ne katıyor. Sinemacılığınızdan öte, insan olarak size ne katıyor. Ya da bize ne katmalı. 
Ben kendimi bir yurtsever olarak görüyorum. Yurtseverliğin temel ilkesinin de; bir insanın birey olarak kendisine yapılmasını istemediği hiçbir şeyin başkasına yapılmasına izin vermemesi olarak görüyorum. Bunların, sadece benim bir yurtsever olarak ya da kendini yurt sever olarak gören bir yönetmen olarak çabaları diye düşünmek gerekiyor. Ben geriye, çocukluğuma döndüğümde neden bu tür temalar daha çok sürüklüyor beni diye düşündüğümde; ben Antakyalıyım, çok sevgili bir babaannem vardı benim kişiliğim üzerinde çok etkili olmuştu. Her yaz babaannemin yanına giderdim. Çok kültürlü bir şehirle bu kadar yoğun bir toprak bağlantısı da benim, hayata bakışımı belirlemiş olabilir diye düşünüyorum. 
Muhteşem bir coğrafya zaten Antakya. 
Evet, muhteşem bir coğrafya. 
Filmlerinizde en çok gördüğüm şeylerden bir tanesi de, Zuhal Olcay. Her yönetmen kendi oynar, böyle ufak küçük roller vardır ama sizin herhalde yerinize Zuhal Olcay geçiyor. 
Evet, Zuhal Olcay’ın hayatımda özel bir yeri vardır. Ben hep şey diye düşünürüm. Bu ülkede doğması sanatçı olarak bir talihsizlik olduğunu düşünüyorum Zuhal Olcay’ın. Çünkü bence dünya çapında bir oyuncu Zuhal. O da her halde seve seve filmlerinizde oynuyor. Tabi, tabi “Güz Sancısı”nda bile “Nefise”ye yani “Salkım Hanım”daki “Nefise”ye bir gönderme yaptık. Büyük bir özveriyle geldi. Oynadı ve gitti. 
Ben de onu soracaktım ama siz benden önde çıktınız. Evet. Ama tarihler, bir 10 sene sonraya atıyor ve o… 
Evet ama orada da işte zaten, “Nefise”nin bana göre bir 10 yıl sonrasıdır. Hala değişmemiş. Kürk ve mal peşinde koşan… Fırsatçı insanlar… Aslında bizim senaryomuzda “Durmuş” da vardı, Zafer Algöz’ün oynadığı o da yüklemeleri denetliyordu. Talanda. Ama Zafer Algöz istemedi oynamak. Onun için Zuhal geldi ve oynadı. 
Ben hep açıkçası onu hep bağdaştırırım. Hep şey derim. Hükümetlerin “2 senede” yapamadığını, halk “2 günde” yapmış. Evet. Yani Şükrü Saraçoğlu’nun da emriyle “yasalaşmış” olan “Varlık Vergisi”i “2 yıl” uygulanmış ama sonrasında geri dönülmüş ama halk “2 günde” daha kötüsünü, daha ağırını yapmış. Bu caddeler kanla sulanmış. 
Tabi canım biz çok çok azını, ekonomik nedenlerle de çok küçük bir parçasını canlandırabildik çok acıklı hikâyeler var hem “Varlık Vergisi” açısından hem “6-7 Eylül Olayları” açısından. 
“Varlık Vergisi”nde ilk defa çok da değinmeden “avdetiler” de işleniyor. Aslında çok hoş yani. İnsanları kötü göstermemek bir “cadı avı” başlatmamak, işte bunlar şöyle, bunlar böyle, işte suyun şurasını tutmuş hani. İnsanlar çok seviyor “cadı avı” başlatmayı. Orada bir “cadı avı” başlatılmamış ve “Halit Bey” normal, her hangi birisi… 
Tabi “Halit Bey” aslında romanda Müslüman Türk’tür. 
Biliyorum… 
Biz onu değiştirdik. Çünki ana kahramanlarımızdan, iki tanesinin Levon’da “Aşkaleye” gitmez romanda. Biz senaryolaştırmaya başlarken… 
En büyük eleştiri de buydu değil mi? Size. Hayır, bu değildir. Kadın neden Rumken, neden Ermeni yaptınız. Bu da yanlış anlaşıldı bazı seyirci tarafından. Çünki ben ortak isimler buldum. Lui, Levon; hem Rumlar’da var hem Ermeniler’de var. Nora… Nora, hem Ermeniler’de var hem Rumlar’da var. Zaten film vizyondayken hiç böyle bir eleştiri almadı. Ne zaman ki TRT’de gösterildi ve kıyamet o zaman koptu. Çünki devlet kanalında öyle bir filmin gösterilmesini başta MHP gibi bir parti kabul edemedi sorunu o noktadan sonra ulaştık. 
Ama dediğim gibi insanları “ortak yaşama bilinci” içerisinde yine ben çok sevmiyorum “cadı avlarını” . Yani işte bu Ermeni, bu bilmem ne, bu şu hani o yüzden memleketler bile benim için hiç önemli değil. İnsanların aidiyetlerinin oldukları o topraklarla bir belki getirdikleri bir şey var. Ama o ruhlarına işlemiştir insanların memleketleri ön plana çıkmaması lazım siyasi görüşleri gibi belki. 
Evet öyle… Çok fazla konuşmayan, böyle çok fazla ekranlara çıkmayan. Spekülasyonlara girmeyen bir insansınız. Bu aslında çok güzel bir şey ama günümüz Türkiye'sinde pek geçerlilik göstermiyor. Bu bilinçli olarak yapılmış bir şey mi yoksa öyle gerektiği için mi yapıyorsunuz. 
Bu bilinçli bir tercih çünki ben çok mahcup bir insanım zaten. Övgüden hiç hoşlanmam, eleştiriyi çok severim. Her zaman benim bütün duygu dünyam, kişiliğim zaten yaptığım işlere yansıdığını düşünüyorum. Bir de benim kendimi saklı tutmamın temel nedeni de bu zaten. Sürekli kendini eleştiren ve geliştirmeye çalışan biriyim bunun için de çok sade bir dünyada kalmanız gerekiyor. Bana diğer dünya biraz ürkütücü geliyor. Bilmiyorum tam bir cevap oldu mu? İsterseniz toparlayabilirsiniz de. 
Estağfurullah. Çok net oldu. Çok samimi. Sağ olun. Bana göre “Mübadele”, “Varlık Vergisi”, “6-7 Eylül” bunların hepsi bir üçleme. Hani siz de söylediniz. Peki, hiç “Ermeni Olayları” hakkında “Ermeni Mezalimi” hakkında bir şey yapmayı düşünüyor musunuz? Ya da orada da söz sahibi olmak ister misiniz? Çünki şuan Türkiye’de biri “açılım”, birileri “demokratik hareket” diyor, hani birçok isimler konan bir şey var. Ama biz neye nereye açılıyoruz. Kime açılıyoruz. Kendimize açılıyor muyuz? Kendi acılarımızla ne denli hem dem olacağız. 
Ben buna çok dolaylı bir cevap vereceğim. Yunanistan’da biz galaya gittik. “Güz Sancısı”nın ve tabi bütün Yunan basını ve televizyonu çok ilgi duydukları için filme. Ertesi gün yoğun röportajlarla geçti. Bana iki Yunan televizyoncu ve bir yunanlı gazeteci şunu sordu; aynen Türkiye’deki gibi hatta bir filmi hiç kavrayamayan bir iki eleştirmen gibi. Şöyle bir yorumu vardı. “Neden “Kız” Rum bir fahişe” diye. Bu hâlbuki benim için “Ester”, filmin en masum kişisiydi. “Ester” kendisine bebeklerle bir dünya kurmuş ve O, dış dünyada hiç açılmamış, bir aşkla beraber ilk adımını atan, saf ve masum bir Rum Kızıydı. Fahişeliği de oyun olarak yapıyordu zaten… Aslında bilincinde olmadan ve katılmadan yaptığı bir şeydi fahişelik. Bir Türk fahişe ile bir Rum fahişeyi sinemada anlatmak arasında da ayrıca benim için hiçbir fark yok. Ben onlara şöyle cevap veriyordum. Bu benim azınlık meselesini ya da bir Rum’un Türkiye’de yaşadığı zaman karşılaştığı sorunları anlattığım 3’cü film. Bir tane Yunanlı yönetmen var mı? Rumların Türklere karşı hatalarını anlatan, anlatmış olan ya da bir tane film örneği verebilir misiniz? Bu da Türk yönetmenlerinin ne kadar duyarlı olduğunu gösteriyor bu soruya da öyle bir cevap vermek istiyorum. Bir yönetmenin görevi bence kendi toplumun hatalarını gözler önüne sermek. Ben bir ermeni yönetmenin de aynı tarafsızlıkla ve aynı duyarlılıkla kendi meselesini ve hatasını anlatmasını daha doğru buluyorum. Çünkü “Salkım Hanım” için ben para bulamıyordum, en son çok sevdiğim biridir İshak Alaton. Onla bir toplantı yaptık. Toplantıya danışmanımız Murat Belge de katılmıştı ve Murat Bey şunu söyledi o toplantıda. Sizin asla ekonomik katkıda bulunmamanız gerekiyor bu projeye. Çünki biz Türklerin görevi bunu anlatmak. “Varlık Vergisi”, orada çekilen acıları. Önce çok sinirlenmiştim Murat Bey’e. Masa altında tekme falan vuruyorum, ne yapıyorsun. Ben filmi çekemiyorum diye. Düşününce her zamanki gibi ona çok hak verdim. 
Evet, muhteşem bir zekâ zaten. Ben illa bir “soykırım” bir şey… Çünki sizin filmlerinizde bütün bu acılar bir fon. Bir aşk var. Ve o aşkın gerisinde bir acı… Yani aslında bu olaylar bir fon… 
Evet… Beni hep karakterler, insanlar ve onların çektikleri acı ilgilendiriyor. Sinemayı da bu ilgilendirir zaten. Çünki sinema bence bir kameranın önündeki iki insandır. O insanların duygularını anlatmaya hizmet eder sinema. Fonu oluşturan olaylar ve onların karşılaştıkları haksızlıklar ve içinde yaşadıkları dönem. Ama bu fonun önündeki benim asıl öznelerim karakterler. 
“Feride…” Metis Yayınlarından çıkmış sanırım şimdi tam olarak hatırlamıyorum onun “Anneannem” isimli bir kitabı var okudunuz mu bilmiyorum. 
Feride Çiçekoğlu mu? Hayır… (Asistanı Ceren hatırlatıyor ) 
“Fethiye Çetin” olmalı. Fethiye Çetin, a evet… 
Hayır okumadım. 
Çok enteresan bir kitap. Naçizane tavsiye ederim. Hadimi aşmayarak. 
A o nasıl laf, Hayır, estağfurullah ben mutlu olurum. 
Çünki şey orada anlattığı şu bu kadın aslında normal herhangi birisi. Ama bir gün bir “Ermeni Avdetisi” olduğunu fark ediyor. Bunu araştırıyor ve köklerini buluyor. O süreçte yaşananları anlattığı bir kitap, çok entrasan. Ben hep sinemaya uyarlanması gereken bir özelliği olduğunu düşünmüşümdür. 
İlginç… 
Çok önemli sanat gruplarıyla çalışıyorsunuz. Dokulu tarihi filmler çok ben şeye çok şaşırmıştım. Çünki ben askere gittiğimden önce özellikle hani ne kadar çok gezmek istediğim mekânları geziyordum, Beyoğlu adalar cihangir gibi. İşte kaldırımlara dahi bakıyordum. Filmde şunu gördüm. Kaldırımlar benim her zaman benim gördüğüm kaldırımlar değil. Düz taş olması gerekirdi tabii ki, bir arkadaşıma sordum tabi dedi ki aynen şu ifadeyi kullandı amiyane lütfen kusuruma bakmayın, “vallahi müthiş dedi. Kadın çıldırmış olmalı sanırım, bütün Beyoğlu’nu söktürmüş ve oralara Arnavut kaldırımları yaptırmış... (gülüyoruz beraber). 
Haha. Yok, o sadece bunu da Türkiye'de yapan ilk yönetmen bendim. İlk kez “Kanto’dan Tango’ya da yapmaya başladım ben bunu. Rulo halinde. Dvd’de gördüm… Rulo halinde sarılabilen, yapay kaldırım taşları yaptırıyoruz ve kaldırım taşlarının kaldırıldığı her sokağa onu seriyoruz. Ben tabi teknolojiyi çok iyi takip eden bir yönetmenim. 
Farkındayım, son sahnedeki greenbox… 
Evet. Onun için de bir de çok iyi sanat yönetmenleriyle çalışıyorum. Hatta benim çalıştığım bir sanat yönetmeni şimdi başka bir yapımcı ile çalışıyor. Dönem işi yapacaklar. Böyle böyle kaldırım taşlarından söz etmiş, yapımcı; ne var ya toz ekeriz oraya toprak ekeriz. Yani bu aslında sinema bilinci ile ilgili bir şey. Biz halen endüstri olarak, sinema endüstrisi olarak işin çok gerisindeyiz. Avrupa’nın da Amerika'nın da. Ama asgari şeyleri yapmaya çabalıyorum ben. Yaz yağmurunda Türkiye'nin en büyük platosudur. İlk kantodan Tangoya’dır yani ben 60 tane mekâna plato kurdurmuştum. Yaz yağmurunda biz çünki sonunda yanacağı için ev, evi inşa ettirdik. Orada tam hayalimdeki gibi çalıştım yani odalar bir birine geçmeliydi. İstediğim gibi kamerayı kullanabiliyordum. Kaldırtıyordum çünki duvarı. Evin içinde büyük bir özgürlüğü vardı kameranın. Bütün bunlar aynı zamanda filminizin ekonomisiyle de alakalı bir şey ama ben, geçen aslında filmini sinemada seyredebilen bir yönetmen değilim. 9 Eylül üniversitesi bir söyleşiye çağırmıştı orada seyrettim Güz Sancısı’nı çocuklarla birlikte. Mesela çok eksik buldum 6-7 Eylül’ü. Aradan 1 yıl geçtikten sonra. Bunun nedeni de gerçekten ekonomik, mesela figürasyonu az buldum. Bin tane eksik buldum. 
Beş yüz figürasyon vardı. 
Bin figüran kullandığımız sahneler de oldu. Bine yakın. Ama yine de tabi. Şimdi bizim bütçemiz 2,5 milyon dolardı. Ben, Avrupa'da vasat sayılabilecek bir bütçe, 100 milyon dolarlık bir bütçe şey sayılıyor, bağımsız sinema. Arada uçurum var. Şimdi ben 100 milyon dolarla 6-7 Eylül’ü olağan üstü çıkarabilirdik Türk sinemacıları olarak. Ne yazık ki böyle imkânlarımız yok. Ve hep eksik çekiyoruz filmleri bu yüzden. 
Yazıda da yazdım ama size de sormak isterim orada özellikle “haçı” Ortodoks camianın tersine çiziyor insanlar. Ortodoksların istavroz çıkarmalarının tam tersi yönünde. Yani sanki Katolik gibi onlardan değilmiş gibi çiziyor. Bu özelikle mi yapılmış bir şey. 
Ama onlardan olmayan insanlar çiziyor zaten. Evet, onu yapan Türkler. Ama bu benim bilinçli yaptırdığım bir şey değildi. Bunu bana bir yabancı gazeteci de sordu. Aslında da güzel olmuş çünki şundan dolayı. Bana da çiz deseler, bir kendi bilincimle çizerim yani anlatabiliyor muyum? Oradakiler de, o dine uzak hatta karşı insanlar yani. O haçı çizenler gerçek bir olay. Bir gün önceden haçlar çizilmiş. Sadece biz bir hata yaptık. Onlar daha küçük çizilmiş, biz biraz maalesef orada bir film hatasıdır o. Benim hatam yani. 
O adam bu işi biraz zevkine yapıp belki böyle iyice boyamış. 
Ama işte o çok şey, büyük harfli bir şey. Ben hep küçük harfleri sevdiğim için. Yani küçük harfle anlatımı. Onu daha küçük yapabilirdik. 
Karakter, yani filmin adının yazıldığı font, özel mi seçildi o bir kiliseden alıntı mı? 
Hayır, onun tasarımı yazarlarımızdan Nilgün Öneş’e aittir. Başka bir amacı yok. Dönem filmine uygun bir yazı tasarımı. Nilgün birkaç tasarım denedi. En beğendiğimizi kullandık ortak olarak. 
Ben orada o haç durumu aslında şöyle düşünmüştüm. Bizanslılar Istanbul’u bizi terk ettikleri zaman. Tabi Fatih Sultan Mehmed alıyor ama bir bakış açısıyla da terk ediyorlar. Çünki Vatikan’dan destek almak istiyorlar. Ama Vatikan diyor ki Rumlar’a “Katolik olursanız” ben size destek veririm bilirsiniz bu hikâyeyi. Evet… Onlar da diyorlar ki Katolik olacağımıza Osmanlı kisvesi tercih ederiz diyorlar. Bize yaptıkları bu şıklığı biz böyle mi teşekkür ettik babında bir çözümleme yapmıştım ama. 
A yok bunlarla alakası yok. Ama güzel işte… Seyirci, siz de bir seyircisiniz.
Tabii ki tabii ki… 
Bence böyle şeylerin yorumlanması güzel… 
Ben asla bir filmi acaba nasıl çektiler, buradaki şu sahneyi nasıl yaptılar diye hiç izlemedim. Ama şunları takip etmek çok hoşuma gidiyor, Artun Hoca’dan da bunu öğrenmiştim. Filmin, yani her yönetmen bir derdi olduğu için film çeker ve dertlerini bir yerlere sıkıştırır. Bizim görevimiz bunları bulmak derdi. Ben de biraz onu yapmaya çalışıyorum kendimce. 
Evet, benim oğlumda şunu söyler, benim oğlum da sinemacı. Senin filmlerinin bir özelliği var… 
Ilgaz Bey mi? 
Evet. Bu gerçekten doğru bir tespit. Çünki benim böyle seyirciye gizli hazırladığım sevimli tuzaklar vardır. Tuzak belki yanlış bir kelime oldu da. Yani o seyredildikçe çözülen bazı sahnelerin öyle bir özelliği vardır. Yani 2. Seyirde daha doğru geçer. 
Katılıyorum. Cahilliğimi bağışlayın ama hanım’ın çiftliği ile sizin bir ilginiz alakanız yok… (gülüyoruz beraber…) 
Hayır, hayır hiç ilgim yok... 
Aklıma direkt bu gelmişti. 
Ama bunu bana o kadar çok soran var ki, neden çünki Faruk Taber onun yönetmeni ve bütün başarısını da bence Faruk’a aittir. Çok titiz çok ayrıntıcı biz hatırla sevgili de çalışmıştık Faruk’la. Onun için de bu tip dönem işlerini de ben başlattığım için seyircide böyle bir algı oluştu. Otomatikman benim bir bağlantım olduğunu düşünüyorlar. 
Hatta oradan arkadaşlarım var, ulaşmaya çalışıyorum size bulamıyorum telefonunuzu. Ve aklıma hani şey geldi ya settedir ya bir şekilde bir yerdedir. Ve bulamadım ve dedim ki her halde bu dizide bir şekilde bir arkadaşıma sorayım buradan bir bağı var mı diye oradan erişebilirim belki. 
Yok ama benim bu sezon en beğendiğim hani tutan diziler içerisinde “Hanım’ın Çiftliği”dir. Güzel bir dizi yani… 
Onu ben de ara ara küçük anlattığı anekdotlar... Özellikle Nazım Hikmet ile ilgili bölümü gerçekten takdire şahaneydi… Siz de bunu şeyde yapıyorsunuz… 
Hatırla Sevgili’de çok yaptık. Edebiyatçılar, şairler, yapmaya çalıştık yani…
Dizileri sayarsak böyle gerçekten tarih algısı yapıyorsunuz. 
Şimdi ilk yıllar önce, ilk bu işi başlatan özel kanallarda benim. “Çökertme” türküsünden yola çıkarak, “Kurşun Yarası”nı yaptık. Her kes çok şaşırmıştı bir dönem dizisi özel kanalda tutmaz diye gün birincisi oldu. Onu “Çemberimde Gül Oya” takip etti. Sonra “Kırık Kanatlar” sonra da “Hatırla Sevgili”. En son da “Bu Kalp Seni Unutur mu”? Karayılan… “Kara Yılan” da var ama maalesef, uzun süremedi. Aslında çok güzel bir işti aslında “Kara Yılan”. Bence biraz Türkiye’de erken yapılmış bir işti. Çünki “Kurtuluş Savaşı”nı Güneydoğu’dan bir Kürt kahramanla anlatmak için henüz erken… 
Şu tarihlerde uygun bir proje olarak yeniden revize edilebilir belki? Evet, aslında, yani “Kurtuluş Savaşı”na Kara Yılan’ın katkısı çok büyüktür. 
Çok teşekkür ederim gerçekten keyifli sohbet için… 
Rica ederim… 
Sizin eklemek istediğiniz şeyler varsa… 
Ben bana gösterdiğiniz bu ilgiden dolayı çok teşekkür ederim. Bu yazıları okuyacağım… (sohbet başlarken takdim ettiğimiz yazılar ellerinde) 


Teşekkür ederim.

Keyifli okumalar…
Murad Çobanoğlu