BİR 6-7 EYLÜL HİKAYESİ

“Milletin menfaatleri mevzubahis olduğunda, gerisi teferruattır!
- cinayet bile olsa, öyle mi?”

GÜZ SANCISI

“Bir 6-7 Eylül Hikayesi”

Yönetmen: Tomris Giritlioğlu
Senaryo: Etyen Mahçupyan, Nilgün Öneş
Yapımcı: Bahadır Atay ve Fatih Enes Ömeroğlu
Görüntü: Ercan Yılmaz
Müzik: Tamer Çıray
Oyuncular: Murat Yıldırım (Behçet), Beren Saat (Elena), Okan Yalabık (Suat), Belçim Bilgin Erdoğan (Nemika), İlker Aksum (İsmet), Hüseyin Avni Danyal (Kenan),Umut Kurt (Ferit), Avni Yalçın (Yorgo), Zeliha Berksoy (Babaanne) Tuncel Kurtiz (Kamil Efendi), Kenan Bal (Ömer Saruhan), Cem Bender (Adli Tıp Görevlisi), Engin Alkan (Korseci) Engin Şenkan (Albay), Adnan Biricik (Komiser), Beyazıt Gülercan (Emekli Albay), Gazanfer Ündüz (Restoranttaki Misafir), Şahnaz Çakıralp (Restoranttaki Kadın), Onur Saylak (Tüy Üfleyen Adam) Ruhi Sarı (Nümayişçi), Emre Erkan, (Nümayişçi), Necmettin Çobanoğlu (Nümayişçi), Emrah Elçiboğa (Nümayişçi), Zuhal Olcay (Konuk Oyuncu)
Yapım Yılı: 2008
Süre: 112 dakika

Bu filmle birlikte dört filmdir dilimiz döndüğü kadar anlatmaya çalıştığımız “Tomris Giritlioğlu Filmleri Üzerine” yazı dizimizi Tomris Hanımla yapacağımız samimi sohbetle noktalamış bulunuyoruz.

Filmi izlediğimde ilk aklıma gelen “ne yazık ki bu izlediğimin daha vahimi gerçekten” bu ülkede yaşandı olmuştu. Dayanamamış bazı “özel dostlarımı” aramıştım. Her ülkenin “karanlık bir tarihi” vardır kuşkusuz. Bizim görevimiz bu karanlıkları yarıştırmak da olmamalı. Ama bir sinemacının görevi biraz olsun yaşananları canlı tutmak olmalı. Tıpkı sevgili Yılmaz Karakoyunlu’nun aynı adlı eserinden sinemaya Etyen Mahçupyan ve Nilgün Öneş ikilisinin eliyle uyarlanan Güz Sancısı gibi. Filmde birçok “konuk oyuncu” ve bir de yıllar sonra “Zeliha Berksoy”u görmek de inanın çok özel bir duygu benim için.

Film bir dönem filmi, her dönem filmi gibi de birçok zorluklar taşıyor. Bunların en başında da hiç kuşkusuz filmde sanki yeni bir oyuncu gibi kullanılan “mekanlar” ve “kostümler” geliyor. Beyoğlu’nda çekim yapmak zaten zordur buna bir de “tarihi bir senaryo” eklendiği zaman bu zorluk birkaç kat daha artıyor. Neyse ki film ekibi bunun üstesinden greenbox gibi post prodüksiyon hileleri, mekan giydirmeleri gibi tekniklerle üstesinden gelmişler.

Film Beyoğlu’nda bir gece yarısı bir grup adamın ellerindeki kovalardaki kırmızı renkteki boyaları kimi binalara “Rum ve Ortodoks coğrafyanın” inancının aksi yönünde “istavroz” ile işaretlemeleriyle başlıyor. Aksine diyorum çünki buna özen gösterilmiş adeta. Müslüman coğrafya için “çok da önemsenmeyen bu ayrıntı” Hıristiyan coğrafya için çok önemlidir. Bunun için “İstanbul” Türklere kimi Bizans yani “Rumlar” tarafından alınması kolaylaştırılmıştır. Fatih Sultan Mehmed, Kostantinople yaklaştığında, İmparator Konstantine; Papa’dan yardım istemiş, Papa’nın cevabı ise “Katolik olursanız size yardım ederiz” olmuştu. Katolik olmalarının yanında bir çeşit ırkdaş olan Cenevizlilerin haricinde “Katolik coğrafya” İmparator’a yardım etmemiş ve Konstantinople’nin alınımını hızlandırmıştır. Bu bakımından bu özel temaya dokunmak çok da yerinde olmuştur.
Aslında Güz Sancısı, sıradan bir aşk hikayesinden hiçbir farkı yok “aşk-ı memnu” bir aşk bu. Yani “imkansız aşk”. Bir genç bir başka kızı sever, okuldan tanışırlar, kız nüfuslu da bir ailenin kızıdır üstelik genç bütün bunları da gözünde tutar. Bir ağanın oğludur, filmde söylenmez ama sanırım batı bölgelerinden bir ağadır bu kişi. Hatta mübadeleden gelip zengin olan biri de olabilir. Ancak karşı komşusu pahalı bir fahişedir, gayr-i müslimdir üstelik ona aşık olur ve hayatı alt üst olur. İşte filmi bu yalınlıktan soyutlayan yegane şey “bu aşkın yaşandığı” 1955 güzüdür. Film adını da buradan alır.

Rum kızı genç tarafından gözetlendiğini bilir, daha çok kendini göstermek ister. Perdeleri daha fazla aralar. Gencin merak duygusu daha fazla artmıştır. Bu yeni komşunun kim olduğunu ve ne iş yaptığını öğrenene kadar da bu durum sürer.

Filmde konuk oyuncuların haricinde bir kişi “Tuncel Kurtiz” hem yüzüyle ama yüzünden çok “fotoğrafıyla” oynamaktadır. Bu da deneysel bir yapı taşı özelliği katmış filme. Hatta genç kızı gözetlediği bir akşam telefonu çalar ve alelacele telefonu açmak isterken ayağı takılır ve babasının fotoğrafının üstüne kapaklanır, eli kesilir. Babasının “bedenine olmasa” da fotoğrafına “kan bulaşmıştır”. Babanın oğla verdiği “kanı” böylece geri almıştır bir nevi.

Ömer Saruhan’ın “hamasetle kışkırtmayla, siyaset olmuyor hele hariciye siyaseti hiç olmuyor demesi” tüm Rejans’ın atmosferini bir anda değiştiriyor. O masada konuşanlar ve konuşulanlar sanki “gelecekteki Türkiye’yi açık eder gibi”, yolsuzluk ve yolsuzluğa bakış, milliyetçi ve kafatasçı guruplar, dinle bir alakası olmadığı halde “mevzu azınlıklar olunca” dindar geçinen insanlar. Ne kadar tanıdık geliyor. İnsan ister istemez “tarih tekerrürden ibaret diyor. Bu hususta sevgili hocamız, ağabeyimiz Aziz Nesin’in “Salkım Salkım Asılacak Adamlar” kitabının okunmasını öneririm.

Behçet’in önüne gelen liste aslında tamamı bilinen isimlerden oluşuyor. Ortadan kaldırılacak, yok edilecek, silinecek isimlerdir bunlar. Bu liste anlayışı ya da daha da vahimi “korkusu” günümüzde halen devam etmektedir. Biri ters bir şey yaptı mı “listeye” alınma kaygısı taşır ailesi sevdikleri, zaten o kişi bunu bilerek yazıp çiziyordur “otuz senedir”.

Filmde öyle bir oyuncu var ki, ne yazık ki sonu “ölüm” olmuştur. Bir hamam böceği. Evini hamam “böceklerinden” koruyan adam, ne yazık ki, kendi de bir “siyasi hamam böceği” ordusuna katılmıştır. Bunu fark ettiğinde artık çok geçtir.

Filmde gazete haberleri de adeta “yeni bir oyuncu” gibi bir tavırları var. En değerlisi de her halde “Son Havadis Gazetesi”nin, “Amerika Kıbrıs Davasında Türkiye’yi Destekliyor” haberi olabilir. Bu arada bu haberleri çok detaylamasına araştıran, kendi de buna benzer bir öykü yazmaya kalkan biri olarak hiçbir “abartı yok” tamamı gerçek. Amerika’nın Türkiye’yi desteklemesi, İngiltere hakimiyetindeki “Kıbrıs”tan kurtulmaktı. Nedeni ise “Ortadoğu”nun yeniden şekillendirilmesi, bu şekillendirme sırasındaki “Birleşik Krallık” hakimiyeti yerine geçmekti.

Kısa süre sonra “bizlerin TV’lerden” izlediği olaylar peşi sıra Kıbrıs’ı ve Kıbrıs halkını sarmaya başladı. Oysa her şey bir yanılsamadan ibaretti. Tıpkı buradaki gibi kimi evlere “saldırılar” düzenleniyor bunları da “Rum tebaaya” ait göstermek yetiyordu. Kısa süre sonra “yetti” bir “galeyan güruhu” toplamak için.

Mübadele ile başlayan hatta bana göre çok önce başlamış bir hikayenin devamıdır bu hadise. İlk kafileyi çok önce Suriye ve Kudüs’e gönderilen bir oyundur bu. Sonra 1934, 1944 Varlık Vergisi ve de 6-7 Eylül olayları. Halen çekmecemde bu hadiseye ait karaladığım birkaç satır durmakla beraber bu projenin benden önce hayata geçirilmesi en çok “beni” mutlu etti desem abartmış olmam sanki. Çünki birileri daha bilmesi gerekiyordu bu acıyı. Varlık Vergisi’nin üstünden çok geçmeden, yine palazlanan Şükrü Saraçoğlu demiyle “onları yiyen kurtlardan” bir kere daha kurtulmak gerekiyordu. Gazetelerde çıkan haberlere göre “Türklerin ekmeğini yiyen bu insanlar “kendi aralarında para toplayarak” Kıbrıs'taki ENOSIS'e para gönderiyorlardı. Çok geçmeden, “herhangi bir siyasi oluşumla bir alakası olmayan” İstanbul Ekspres Gazetesi'nde 6 Eylül 1955 günü bir haber yayımladı. Atatürk'ün Selanik'teki Evi “Rumlar” tarafından bombalanmıştı. Cumhuriyet Gazetesi, olayın nasıl yer aldığını, duvarın çöktüğü, kapıdaki askerin yaralandığına kadar en ince ayrıntısıyla yer verdi. Aynı şekilde Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti'nin, de propaganda aracı olarak kullanılan İstanbul Ekspres, haddinden fazla basılarak nerdeyse bedava dağıtıldı ve İstanbul Halkının bir bölümünü galeyana getirmeyi başardılar, galeyana gelmeyenlerde önemli değildi, en azından onlar önlerinde bir engel oluşturmazdı. Kısa süre sonra dışından “zengin olmak isteyen” binlerce insanı kamyonlarla İstanbul'a taşıyan kurumlar icat olacaktı çünki. Hükümetlerin iki senede yaptığını İstanbul ve Taşra eşrafı, 2 günde daha hızlı yapacaktı. Başta “Rumlara” karşı gibi gözüken olaylar kısa süre sonra tüm azınlıklara, “Müslümanlığı şüpheli olanlara”, Levantenlere ve Yahudilere ve halen İstanbul'da kalan Ermenilere sıçradı. Bayrak asmayan her ev potansiyel olarak suçlu ve yağmalanmayı, tecavüze uğramayı, öldüresiye dövülmeyi hak ediyordu. Resmi kurumların bildiği sayılarla, on üç kişi hayatını kaybetti, otuz kişi yaralandı, 4000 ev, 1000 iş yeri, 73 Kilise, 1 Havra, 2 Manastır, 26 okul ve aralarında bar, fabrika, otel gibi yerlerin yer aldığı 4000 kadar mekan saldırıya uğramış, yağmalanmıştır, dendi. Tabi bunlar resmi kayıtlar dediğim üzere. Hep demişimdir demokrasinin kullanımında rol modellerin ne derece önemli olduğunu. Bu bir süreç meselesidir. Kimse sorgulamaz insanların nerden geldiklerini, nasıl zenginleştiğini, nasıl fakirleştirdiğini. Onların “M Grubundan” olması yeter de artar bile onların yaptığı “ihanetlerin” affedilmesi için.

Şimdi bir kere daha bakıyorum ki “galeyana” gelmeye dünden razı bir toplum var karşımızda. En ufak şeyde hemen bayrakları alıp “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacak”, “Rumlar Gidecek Bu İş Bitecek” benzeri sloganları yüksek sesten duyuyoruz.

Müzikleriyle de beynimize kazınan ve bir Rum, ninnisi ile bütün filmi ören film ortak yaşamayı, ayrı ruhtan olduğumuzu son sahnede çalan “ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim” türküsünün Rumca ve Türkçe versiyonu ile bitirerek bunu bir kez daha ispatlıyor.

Ekibin eline sağlık. Tek arzum ve dileğim şudur 30 yıldır bu topraklarda yaşayan, 25 senedir düşünen, 15 senedir yazan biri olarak “bu olaylar yaşanmasın” tekrar. Zaten yeteri kadar üzüldük.

İyi izlenceler...
Murad Çobanoğlu