BİR VARLIK VERGİSİ HİKAYESİ

“Bu dünyanın günahları hep bana mı yazılacak ulan!”

“SALKIM HANIM’IN TANELERİ”

“Bir Varlık Vergisi Hikayesi”

Yönetmen: Tomris Giritlioğlu
Senaryo: Tamer Baran, Etyen Mahçupyan
Yapımcı: Şükrü Avşar, Cafer Özgül
Görüntü Yönetmeni: Yavuz Türkeri, Ercan Yılmaz
Müzik: Tamer Çıray
Oyuncular: Hülya Avşar (Nora), Zafer Algöz (Durmuş), Güven Kıraç (Bekir), Zuhal Olcay (Nefise), Kamuran Usluer (Halit Bey), Uğur Polat (Levon), Derya Alabora (Nimet), Murat Daltaban (Klarnetçi Artin)
Yapım Yılı: 1999
Süre : 135dk.


Film Yılmaz Karakoyun’lunun aynı adlı romanından şimdilerde Agos Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni olan, Ethem Mahçupyan ve Tamer Baran’ın kaleminden senaryolaştırılmıştır. Senaryodaki azınlık isimlerini “görünce” ön yargılara kapılanlara söyleyeyim, kitabı okursanız dönemin Milletvekili Yılmaz Karakoyun’lunun daha ağır şeyler yazdığını da anlarsınız.

Yönetmen de o günlerde TRT’de görev yapmaktaydı. Yine çok zekice ve bir çeşit “günah çıkarma seronomisi” gibi bu filmi TRT1 ekranlarında izlediğimde “üstünde yaşadığım, nefes almaya devam ettiğim, atalarımın ölülerinin olduğu bu topraklara, insanlarına ve demokrasiye olan inancım daha da kuvvetlenmişti. Her ne kadar da film sonrasında TRT eleştiri yumağına tutulsa da, bu kanaatimi halen korurum.

Her ülkenin karanlık tarihleri vardır emin olun. Lakin biz bu topraklarda nefes almayı sürdürdüğümüz için bu toprakların hikayelerini anlatmamız kimseyi yadırgatmaması gerekir.

Film bir tren garı sahnesiyle başlar, tren garları insanlara her zaman bir hüzün verir, kah bir beklediğinize kavuşursunuz kah da yarinizden, yareninizden ayrılırsınız. İçinde sevinç de olsa hüzünlenir insanoğlu aradan geçen onca seneye hayıflanarak. İşte hikayemiz bu tren garında başlar.
Yönetmenin tercihiyle hikaye burada kesilmiş ve “1” sene geriye gidilmiştir. Köyünden, kendi küçük dünyasından büyük bir kente göç etmiş bir ailedir, Durmuş ve Nimet çifti. Nimet, Durmuş’dan daha hali vakti yerinde olan bir ailede büyümüş, ancak içinde bulunduğu şartların zorluğundan kurtulmak isterken, Durmuş’un yanında bulmuştur kendisini.

Durmuş ise, salt Nimet’le değil, Nimet’in sahip olup da kendisinin olmadığı her şeye sahip olma arzusundadır. Zenginlik, nüfus, itibar ne varsa…

Kendine, fırsatçılık, ilk olarak “ekmek karnesi” kuyruğunda yakalamaktadır. Belli ki biri bu işten de gelir kazanmayı akıl etmiş ve devletin ücretsiz dağıttığı karneleri üçer beşer alarak el altından kendini geçindirecek bir rakama “kendi gibi diğer” insanlara satmaktadır. Pekala bunu Durmuş da yapabilirdi, yapacaktırda.

Çok geçmeden köyünden daha önce büyük şehirlere gelerek ekmek kavgasına başlayan başka bir isim olan Bekir’i bulacak ve bir müddet onun yanında ikamet edecektir. Halit Bey’in de izni ile sahip olduğu hanlardan birinde hamal olarak işe başlayacak ancak bu ona asla yetmeyecektir. Zira kendisi “gevurların” yanıda çalışamaya gelmemiştir buralara. Gevurları yanında çalıştırmaya gelmiştir.

Roman’da da okuyacağınız ve aynı keyfi alacağınız karakterleri yönetmen filmde ihmal etmemiş teker teker hepsinin özel hayatına dili döndüğü kadar inmeye çalışmış. Romana isim anneliği yapan “Salkım Hanım” ve Nora adeta iç içe geçmiş karakterlerdir. Nora’yı boynundaki müceferatta ruhu hapsolmuş olan Salkım Hanım’dan ayırt edemezsiniz.

1940’lı yıllar sadece Türkiye için zorlu yıllar değildi, tüm dünya, kendini ha SSCB ha da III. Reich İmparatorluğu’nda bulması kaçınılmazdı. İsmet İnönü çok zor bir karara imza atarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni saldırmazlık antlaşmalarıyla “II Dünya Harbi” ne sokmamayı başardı. Ancak bunun yükü yine de ağır oldu. Devrimlerin ışığında yeni yeni emekleyen bir ülke olan Türkiye Cumhuriyeti dışa borçlu bir ülkeydi. Sanayisi yoktu. Kurulan irili ufaklı sanayinler de ülkeye yetmiyordu. Savaşa girmemin bedeli “büyük ambargolar oldu” o yıllarda kimse Türkiye’ye insani yardım taşıyan gemiler de göndermediğinden midir bilinmez, halk bir lokma ekmeğe bile muhtaç oldu. Devlet çıkardığı karnelerle halka “ne kadar ekmek alacağını” fazlasını alamayacağını açıkça anlattığı bu yıllarda, arada bir Boğaziçi zifiri karanlığa kapılır, karatma geceleri yaşanırdı.

Şimdi bu olayın biraz da sosyo-politik zeminine inelim.

Murathan Mungan'ın dizelerindeki gibi “eskidendi her şey” kimse ölmemiş, kimse kimseye ihanet etmemişti. Cumhuriyet'in henüz ilk yıllarında “belki kentliler” Cumhuriyet'in ne demek olduğunu anlasalar da, “milletin en efendisi olan köylü” anlayamadı, kavrayamadı Cumhuriyet'i. Hele Avrupa'daki demokrasi sürecinin yüz yıllar, Türkiye'dekinin ise birkaç yıl olduğu hesaba getirilir ve konan yasaklar da hatırlanırsa, Cumhuriyet adına “altı oklu olduğu” ve bu “okların ha bire kendinleri vurduğu” dışında pek bir şey anımsayamadı. Eli yüzü düzgün ilk “çok partili” zemine geçmemize sebep olan Ali Adnan Ertekin Menderes'le ve onların kırsal kesimdeki uzantısı olan “toprak ağaları” ile“altı okçular” arasında sıkışmasına sebep olacağından “demokrasi” için de hoş düşünceleri olmamıştı.

Allah devletlerine zeval vermesinci anlayışları sonralarda kendilerine “padişahım çok yaşa” mislinden durumlara dönüştürerek, cumhuriyet ve demokrasi adına yeni yeni kavramlar getireceklerdi. “toprak ağaları” iki partili rejimde “altı oka mühür basmamaları” gerektiğini önemle vurguladılar, “efendi olan millete”. Sonra bilindiği gibi, toprak reformu bazı bölgelere çıksa bile, ağalar bu insanları “efendi olduklarından” kandırarak, tehdit ederek, zorla mallarını geri aldılar. Burada köylünün sesi çıkmadı tabi, çıkanları da biz duymadık. Çünki onlarda kendileriyle beraber savaşmışlardı, düşmanları kendilerinin inandırıldığı gibi, beraber kovmuşlardı. Onların bu ülkenin her toprağında, hakkı vardı.

Peki hakkı olmayan kimdi. Türkiye Cumhuriyet'inin kurucusu Mustafa Kemal'e, “Atatürk” soyadını verip, kendi de “Dilaçar” soyadını alan, “millet-i sadıka” olan Ermeniler, Türkiye Cumhuriyet'ine bizzat Atatürk'ün emriyle davet edilerek, Üniversitelerini kalkındıran, Yahudiler, her türlü esnaflık ve ticaret'i öğrendikleri Rumlar...

İşte ülkenin asıl sorunu olan kişler bunlardı. Madem toprak ağaları mallarını vermiyordu, ki onların “çalışıp alın teri olan mallardı bunlar”, kendi ülkelerinde, kendilerini “işçi olarak çalıştıran” kişilerden alınmalıydı. Alındı da, ilk adım zaten yıllar önce Almanlar ile başlamıştı, Alman Ruhu'na sahip bazı yüksek rütbeli bürokratların imzaladıkları fermanlarla ilk kafile yola çıkmıştı çoktan zaten. Yerine taşınan başka bir “millet-i sadıka” vardı. Ama bu Osmanlı Devletine değil, Alman Devletine, sadık bir ulustu. Hem de müslümandı. Yani güvenilir olma şartlarının tamamını taşıyordu üstünde. Hep önerdiğim bir kitap olan “Benden Selam Söyle Anadolu'ya”yı bu hususda, önemle okunması gerektiğinin altını çizmekte fayda var.

İlk sorun ortadan kalktığına göre diğerlerine eğilmekte fayda vardı. Savaş şartlarıydı. Millet ekmeği bile karne ile alıyor, az yiyor, az tüketiyordu.

O yıllarda, “ekonomiye değil bizzat ekmeğe can veriliyordu” verilmesi de gerekiyordu. Her ölen vatandaş “Hitler Ekomomisi” ile gayr-i milli hasıla'nın artması demekti. İsmet İnönü’nün biraz da “eşinin gayretiyle”, müthiş bir zeka unsurunu kullanarak, Türkiye Cumhuriyet'ini savaşın bitmesine iki gün kalaya kadar savaşa sokmamayı başardığı bu yıllarda, “karne sefaletinden kırılan” insanlara bir de savaş şartları haiz olsaydı kim bilir ülkede yaşayan insan kalır mıydı bilinmez.

Henüz İsrail Devleti'de kurulup da Arap – İsrail Savaşı başlamadığında da, “camilerde, evlerde yer alan Magen David'ler, İslam Litaratüründeki adıyla, Mühr-ü Süleymanlar da kimseyi rahatsız etmiyordu o yıllarda.

Sonra aklı evvel siyaset adamlarımız, bilginlerimiz, teknokratlarımız bir yasa çıkardılar ülkedeki şartları öne sürerek. Neydi bu yasa; Ülkede bulunan tüm “zenginler”, mallarının büyük bir oranını devlete bağışlayacaklardı, bunun adı da Varlık Vergisi'ydi. Başta bir sorun olmadı tabi. Yasalarda bir sorun olmaz, yasalar çıkartılır, kah demokratik kah anti demokratik. Mesela Franda'da da bizdeki 301 benzeri bir yasa vardır. Fransız Bayrağını, Milletini, Ulusunu kimse “eleştiremez” eleştirenlere “yüksek meblalı cezalar” uygulanır. Fakat bu yasa ancak Fransız İhtilali'nden sonra on sene kadar uygulanır. İşte bu uygulama zafiyetinin bir benzeri de “Varlık Vergisi” sırasında uygulandı. Vergi, insanları, gruplara ayırıyordu. Bunlar M Grubu, Müslümanları, G Grubu Gayr-i Müslimleri, D Grubu “Müslümanlığından şüphe edilenleri”, E Grubu da Ecnebi olanları anlatıyordu. Vergi tüm gruplara eşit uzaklıkta uygulanacak diye bir kanun yoktu zaten, amaç da bu değildi. Şükrü Saraçoğlu'nun kendi ifadesiyle; “...Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz...” diye açıklayacaktı.

Çok geçmeden İsmet İnönü'nünde kapısı çalındı, Cumhurbaşkanı olmasına rağmen. Hem bu, verginin nasıl ve kime uygulanacağı konusundaki bazı şüpheleri de ortadan kaldıracaktı. İsmet İnönü, Çankaya Köşkü'nü Lojman olarak, kendisi de “maaşlı devlet memuru olarak” gösterse de bir kısım ödeme yaptı “malum sebepten” devlet kasasına. Ama oturduğu ev kendinin olmadığı ve maaşla çalıştığı için bu o kadar can alıcı olmadı onun ve ailesi için. Vergisini ödemeyen kim olursa olsun, Aşkele'de taş kırmaya ve tren yolu yapımında kullanılacaktı. Devlet onları istediği gibi çalıştırabilecekti. Tabi amaç kimsenin “izzetiyle oynamak değil”, çalıştırarak ödediği para ile vergisini tahsil etmekti. Şükrü Saraçoğlu'nun da isteği üzerine verginin en ağır bölümü M Grubu haricindeki kişilere uygulandı. M Grubundaki kişiler “patron olsa bile” işçi, İşçi olan diğer “gruplar”da patron olarak göstermek yetiyordu bunu yapmak için. Bu toplumun yüzde birini bile oluşturmayan grubun elindeki mallar bir gecede el değiştirdi böylelikle. Zenginleşen yeni bir sınıf esnaf tayfası peydah oldu böylelikle. Vergi çok değil iki yıl uygulandı, ama yetti de arttı bile “Türkiye”nin Türkler'in eline geçmesi için. Artık “taşı toprağı altın bir şehir vardı karşılarında.

Bu şehirden en büyük payı da Durmuş almalıydı. Aldı da önce öldürdüğü tahsildarın paralarını daha sonra da yeni çıkan bu kanunun açıklarından yararlanıp ondan kazandığını aslan payını.

Film zaman zaman da flashbacklerle Nora’nın önceki yaşamına gidip gelmekte. Nora’nın bir zabit tarafından cinsel istismara maruz kalması, en başta Nora’yı yaralamış ve bunun neticesinde de kendisi hastalanarak “alzheimer” olmuştu.

Vergisini ödeyemeyen ilk kafileyi çoktan Aşkale’ye göndermişlerdi. Yolu Erzurum’un Aşkale ilçesindeki demiryollarından geçenlerin bu demir yollarını yapmakla görevli dostlarımızı bir kere daha anması gerekmektedir kanaatindeyim.

Nitekim Halit Bey’in “M” değil de “D” grubundan olduğunu yine aynı ortamları pay ettiği Gani Bey’in ve onun has adamı olan Durmuş’un ihbarıyla ortaya çıkar ve o da kendine tahakkuk ettirilen vergiyi ödeyememiş, Aşkale’nin yolunu tutmuştur.

Filmin en çok keyif aldığım sahnelerinden biri de Halit Bey’i karla, Nora Hanım’ı da toprakla gömülürken yaşanan paralel kurgu. Öyle keyifli bir bindirme olmuş ki, adeta kar ve toprak iç içe geçmiş. Sanki bir bakıma bu toprağın karı da toprağı da bizim bedenimizi örtsün der gibi.

İyi izlenceler...
Murad Çobanoğlu