SUYUN ÖTE YANI'NIN DA YANI

“Sorardım niye kaçtın? Sizin Ada'nın adı yüzünden”

SUYUN ÖTE YANI

“Suyun Öte Yanı'nında Öte Yanı”

Yönetmen: Tomris Giritlioğlu
Senaryo: Feride Çiçekoğlu
Yapımcı: Meral Babacan
Görüntü: Orhan Oğuz
Müzik: Yeni Türkü
Oyuncular : Nur Sürer (Kadın), Halil Ergün (Arap Mustafa), Selçuk Yöntem (Adam), Meral Çetinkaya (Sıdıka), Uğur Polat (Yunanlı Avukat),
Yapım Yılı: 1993
Süre: 90dk.

Öncelikle bu filmi bulmama vesile olan değerli ve kadim dostum, Ali Can Sekmeç'e yürekten teşekkürler ederim.

Yazımızın 3. Bölümü'nü “daha önceden de dillendirdiğimiz üzere” Tomris Giritlioğlu Filmlerine ayırdık. Sırasıyla; “Suyun Öte Yanı (1993)”, “80. Adım (1997)”, “Salkım Hanımın Taneleri (2008)” ve “Güz Sancısı 2009” dilmiz döndükçe, yönetmenin filmde anlatamadıklarını sizlerle paylaşmış olacağız. Bu dizileri yapmaktaki ana amacımız hiç şüphesiz bu mesleğin, hiç de öyle göründüğü kadar basit temellerle oluşturulmadığını, her filmde “yönetmenin” bir “otobiyografisi”nin bizi karşıladığını anlatmaktır. Şimdi, dizimize ilk film olan “Suyun Öte Yanı” ile bağlıyoruz.

Film cunta ve müdale sırasında Girit Adası'ndan zorla göç ettirilen insanların hayatlarının nasıl karşılaşabileceğini, çok çarpıcı çizgilerle, başka bir cunta yönetimi olan 12 Eylül'den kaçan bir çiftin ağzından anlatıyor. Senaryosunu, şuan Bilgi Üniversitesi, Sinema Tv öğretim üyelerinden, sevgili hocamız Feride Çiçekoğlu'nun kaleme aldığı film. Kendi de bir cunta iktidarından zarar görmüş bir senaristin nasıl “gizli imlerle” cunta'nın ne demek olduğunu gösterdiği çok çarpıcı ve eşi ne az bulunur bir filmdir. Dönemin TRT şartları ve zihniyeti de hesaba katarsak ne denli özel bir durum olduğu daha iyi anlaşılmış olur.

Film, Tomris Giritlioğlu'nun yakın arkadaşı olduğunu bidiğim Okan Uysaler'e adanmış.

İnsanlar bir coğrafya'da yaşadıkları zaman, orada doğdukları, o topraklara ölülerini gömdükleri, anılarını kazıdıkları zaman oradan ayrılmak da işte öyle sanıldığı kadar basit ve kolay olmuyor. Nitekim tüm mübadele yaşayan insanlar gibi, kendi ataları da aynı durumlardan ve fakat farklı çoğrafyalardan gelen biri olarak çok iyi anlıyorum. Onlar için Devlet kavramı Yunan yahut Türk Bayrakları'nın altında yaşamak değil. Kendi ölüleri, anıları, atalarının ruhlarıyla beraber yaşamaktı çünki.

Bir gün omzu silahlı, duman, kül renkli kıyafetler giymiş insanlar, onları birbirlerinden ayrına kadar aslına bakılırsa aralarında çok da büyük sorun yoktu. Ancak emir yüksek yerlerden gelmiş, artık siz birbirinize düşmansınız demişti. Ada boşaltılmalıydı.

Sonuç olarak Girit'den kaçan, bu insanları, Balıkesir'in eşsiz ve çocukluğumuzdan kalan anılarının ev sahibi olan Ayvalık'a taşırlar. Hem tipoloji olarak da Girit'i andırır, onun kadar büyük olmasa da.

İşte onlardan biridir, Meral Çetinkaya'nın canlandırdığı …........... Kadın yıllar önce, gelmiş, artık yaşlanmaya yüz tutmuş evi ve kendisi pansiyonculuk hizmeti vermektedir, bu küçük adada. Yunanlı bir avukat haricinde de çok da sıra dışı bir şey yoktur. Taki (Selçuk Yöntem) ve (Nur Sürer) kendi geçmişlerinden kaçıp adaya sığınana kadar.

Yanlarında getirdikleri, muhtemel ki kadının “evlat hasreti” yüzünden besledikleri ve köpek yavrusu, ona ayrılan o kısıtlı yaşam alanındı terk ettiğinde. Bir önceki sahne de Meral Çetinkaya'nın kendisi “Arap”ı aradığında. Bu durumun bir “kavgaya” dönüşeceğini düşünürsünüz. Ne kedi köpekle ne de köpek kedi ile kavga eder. Cunta Adası'nda ikisi de mutlu yaşarlar. Her ikisi için de eşit sevgi vardır kucaklarda.

Kadın ve adam geçmişinden ve 12 Eylül Rejimi'nin sert koşullarından kaçmaktadır. Bir TRT yönetmeni için, bu rejimden mahkum olmuş birinin senaryosunu kullanmak çok yüreklilik isteyen birşeydir.

Ancak bu melankonik yalnızlık, başka bir kaçamak için gelen bir adamı arayan “polisler” sayesinde bozulur. Sonrasında kaçma planları yapılır. Hayati tehlikeler atlatarak. Ancak bütün bunların, başka biri için ve de “apolitik bir durum” için yapıldığını öğrendiklerinde gülümserler, rahat bir nefes alırlar.

Kız ve Kadın aynı ortak geçmişten gelmiş, aynı dilleri konuşur olmuşlardır. Bu yüzdendir ki daha iyi anlaşmaktadırlar. Kah kadın, bildiği “Grit” şivesiyle ona Grekçe öğretir, kah Girit Yemekler'ini.

Filmde ufak ayrıntılar da gözden bunlardan en beğendiğim ve tüm göçmen toplumlarının ortak bir paylaşımı olan, kese içindeki toprak. Eğer bir yere bir daha dönme olasılığınız yoksa oradan yanınızda üç beş kuruşun ötesinde “maddi” değeri sizin için, sizi muayeneye gelen doktordan bile kıskanıp da tedaviyi ret etmenize sebep olan “para kesesi” değil, “toprak kesesi” olabilir.

Cunta'daki klise'nin bakımsız olmasıyla “henüz daha dine ayırcak vaktimiz yok” mesajı verilmeye çalışılmıştır. (Selçuk Yöntem)'in adaya ikinci defa geldiğinde klise bahçesinde ikamet eden yaşlı kadın ölmüş, klise temizlenmiş. Müslüman bir aile buranın daha fazla kirlenmemesi için Jeruşalem'deki büyük mabet gibi, Osmanlı İmparatorluğu zamanlarındaki gibi, bir müslüman aileye bırakılmıştır.

Bir önemli bilgi daha vermek gerekir film hakkında, filmde kullanılan isimler çok önemlidir. Eğer sizin ana iki karakterinizin “ismi” yoksa, bu bir genelleme hikayesi demektir. Adı “Ahmet” olur “Ayşe” olur, ya da “Yossi” olur, “Etel” olur, yahut “Hristos” olur, “Eleni” olur ama hikaye değişmez. Acılar ve topraklar her kes için aynıdır. Ama bu toprakları zaptetmek demek de değildir. Onların bir sahibi yoktur çünki. Ona emek veren, ona dost olanındır toprak. Nereye giderseniz gidin onu da yanınızda göstürürsünüz.

Zaman zaman Grit'in eşşiz şarkılarıyla da şenlenen filmi, görebilmenizi çok arzu ederim.

İyi izlenceler
Murad Çobanoğlu