ÇAĞAN IRMAK' LA BİR SABAH KAHVALTISI

Bu yazı hiç bir şekilde, hiç bir kısmı yazarın ve site yönetimin izni olmadan kullanılamaz, izinsiz kullananlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.

Öncelikle bu yazıyı yazmamda yardımcı olan Murat Prosciler ve Uğur Dik'e, canı gönülden teşekkür ederim.


Yorumlarımda da yazdım, ben sizin bir çağdaş bir masalcı olduğunuzu düşünüyorum, açıkçası. Sürekli masallar anlatıyorsunuz.Şimdi yeni film çağdaş bir pamuk prenses masalı. Adı prensesin uykusu.

Komedi olduğunu duydum.

Biraz öyle, kimden?

Kulaklarım biraz büyüktür diyelim.

Komedi yani, ama şöyle yüzdeye vurmak gerekirse yüzde altmışı komedi, yüzde kırkı daha hayata yakın bir şey diyelim. Ama komedi filmi derken bu hayatın içindeki mizahı kullanan, hani güldürü filmi diyemem.

Anlıyorum yani benim sizin filmlerinizde gördüğüm şey, aslında her filmde bir şey var. Bir komedi. Bir kara mizah.

Mutlaka.

Hayatın içinde var çünkü. Ben mesela filmleri yazarken, şu anlamda yazdım. Ben Artun Yeres'in öğrencisiyim ve onun asistanıydım. O bize bunu öğretti. Yani ben bir filmin eleştirilemeyeceğini düşünüyorum ben açıkçası.

Hım.

Temel olarak hatalar olabilir, tarihi hatalar vs. gibi. Bir takım temel hatalar olabilir ama bunu sizin dillendirmeniz, bir eleştirmene, hiçbir şey kattığını düşünmüyorum. Ben de bir eleştirmen değilim zaten. Ben sadece bir izleyici rehberi olarak anlatıyorum filmleri. Biraz aslında sizin DVD'lerde yaptığınızı yapmaya çalışıyorum.

Evet.

Bunun bir örneği var mı. DVD'lerde yönetmenin kendi filmini anlatmasının.

Var tabii. Zaten çok eskiden beri var. DVD'lerin ilk çıktığı zamandan beri yönetmen yorumları var. Tabii ama seyirci o kısmına bakmadığı için. Hani bize yokmuş gibi geliyor. Ama var. Mesela Ridley Scott'ın “Kingdom of Heaven (yönetmen: Ridley Scott 2005 yapımı)” ya da Robert Zemeckis'in “Contact (yönetmen: Robert Zemeckis 1997 yapımı) ”de hem yönetmen hem oyuncu Jodie Foster'la beraber ta o zamanlardan başlayan bir gelenek bu.

Peki ne tarz filmler izliyorsunuz? Senaryolarınızı kendiniz yazıyorsunuz.

Evet.

İlk filminizden beri.

Evet ama, yani bunu yani ille de ben yazacağım diye bir şey yok. Şimdi mesela. İleri ki yıllarda biraz edebiyat uyarlamalarına geçmek istiyorum. Kendimi başka yerlerde denemek istiyorum. O yüzden ille de ben yazacağım diye bir niyetim çabam yok ama anlattığım hikaye, daha doğrusu şimdiye kadarki kendi sinemasal yolculuğumu bulabilmek için, kendi hikayelerim. Onları ayırmıyorum. Yönetmenliğimle, rejisörlüğümle, senaristliğimle ayırmadan kendi yolumu bulabilmek için. Kendi dilimi oluşturmak için gerekti. Ama bundan sonra başkalarının yazdıklarına da “evet” diyebilirim.

Umarım güzel projeler olur.

Mutlaka. Evet işte bir yorumcu tarafımın çıkması lazım şimdi artık ortaya öyle bir şey.

Bu son filminizde söylediniz, orada da geçiyordu mesela kapı komşusu, karşı pencere gibi kişiler esinlendin. Tüm hikayeleriniz böyle mi yani?

Yani.

Bana şans dile’’gazete haberinden çıktı!

Gazete haberinden çıktı , evet ama bugün geri dönüp baktığımda keşke yapmasaydım dediğim tek film benim için. Aslında hikayelerin geldiği şimdi genç senaristlerin düştükleri bir hata var hatta öykücülerin hatta bazı romancıların diyeyim. Şimdi masada oturup şimdi ben bir fikir bulacağım ve bunu yazacağım dediğiniz zaman ee çok büyük bir hataya düşersiniz. Hayat kendi kendine bir gün o fikri size verir yani fikir bulmak için masaya oturulmaz. İşte fikirler de, ha buldum şimdi eve gideyim oturayım gibi olmuyor. bir şeyler birikmeye başlıyor..Bir gün geçiyor , iki gün geçiyor , günler geçiyor, haftalar,aylar geçiyor ve oturup yazıyorsunuz onları. O birikme doyma,patlama noktasında hani mesela ben hayatımda hiçbir zaman sipariş film yapmadım yapamam çünkü yeteneğim yok!

Bu yüzden mi? Reklam sektöründe biraz ufak ufak göndermeler yapıyorsunuz?

Reklam da çekemiyorum yani birkaç tane çektim ama mantığıma ,aklıma yatan reklamlardı onlar.
Örneğin; Hayır işi reklamlar bunlar genellikle hayır işleri oldu..Bunlar hayır işleri derken Sosyal Sorumlulukları projeleri falan filan. Şimdi mesela ‘’ Ulak’a ‘’ yazmaya başladığımda fark ettim ki ‘’ ULAK’’ benim çocukluğumdan beri varmış. O hikaye kafamda yani ben en en en küçük yaşlardan beri at üstünde gezen bir gezginin hikayesini anlatmak istediğimi fark ediyorum ve yazdıkça mesela ilkokulda kurduğum hayaller çıktı ortaya hani Ulak o yüzden çok katman bir film oldu. Beklide kitleler tarafından . Çok da net bir şekilde anlaşılmaması nedeni Ulağ’ın ben kaç yaşındaysam o yaştan beri benimle beraber var olan hikaye olmasının nedeni çünki bu katmanlar o kadar çok birikmişki en en en iç ruhumun iç noktalarına kadar daldım hikaye içinde hikeye. Mesela çok enteresan Ulak Show Tv'de yayınlandı. Çoğu dostum çoğu arkadaşım, Çağan, kusura bakma ama biz bu filmi şimdi anlıyoruz dediler. Ha bu tabi ki mutluluk verici bir şey. Önemli değil, Ulaş'ın ne kadar, yıllara yayılabilecek bir film olduğunu gösteriyor bu.

Evet gerçekten de öyle.

Benim için en özel, macera sinemada kurduğum en büyük düş şimdiye kadar.

Ulaş'ı izledikten sonra ben masalcı olduğunuz konusunda gerçekten hani kendime güvendim.

Hım.

Yani bu sözü söyleyebileceğime güvendim.

Teşekkürler.

O yüzden masalcı diyorum. Bilmiyorum tabi bunu nasıl karşıladığınızı.

Doğru yani benim için söylenebilecek en güzel şey herhalde bu olsa gerek. Sağ olun.

Estağfurullah. Bu küçük küçük trükler seziyorum filmlerinizde, bazen saygı duruşları oluyor bu bazen...

hım.

Başka şeyler oluyor, tabi ki bunlar bilerek yapılıyor bunu sormak bile aptallık olur.

Estağfurullah.

Özellikle hani seçtiğiniz kareler,

hım.

Bunları neye bakarak, neyi izleyerek yapıyorsunuz, ya da içinde bulunduğumuz ortamı mı takip ettiğinizi gösteriyor.

Şimdi şöyle bir şey seçtiğim kareler aslında filmin o anına, oyuncunun o anki ruh haline, senaryodaki o şey hepsi ona hizmet ediyor. Neden yakın plan? Neden geniş plan? Bunların hepsinin
tek tek bir nedeni var. Nedensiz hiçbir resim olmamalı sinemada. Örneğin “Karanlıktakiler” de hiç yapmadığım bir şey vardı. Daha büyük açılı, geniş açılı objektifler. İşte daha deforme edilmiş bir dünya. Çünkü kadının, “paranoyak şizofrenisine” hizmet edecek bir objektif seçimiydi bu. O dünyayı öyle görüyor. Bu resimden ziyade hatta kullandığın ses. Mesela ses, Türk Sineması'nda çok uzun yıllar yok sayıldı. Aslında ses bir anlatıcıdır, ses de hikayeye hizmet eder. Karanlıktakiler'de farlı bir ses kullanımı vardı. Biz hiç müzik kullanmadık. İstanbul'un bütün seslerini, müzik olarak kullandık. Niye o kadar abartılı bir ses kullanımı vardı? Çünkü kahramanlarımızın, içten gelen, o biraz hastalıklı dünyalarına, hizmet edecek bir tehdit unsuruydu ses. Örneğin; gürültüyle geçen kamyonlar, dışarıda çalan alarmlar, bunlar hep paranoyayı tetikleyen şeyler. Televizyondan gelen devamlı cinayet haberleri, kadının dünyasında, hep bunları dediğimiz karelerden çıktı ama bunların hepsi bir anlatım aracı. Hikayeye hizmet eden unsurlar. Hani o yüzden ben bunların hepsinin yönetmenin dili olarak görüyorum yani.

Ona katılıyorum ben televizyondaki cinayet haberlerini cinayet haberlerini şöyle algılamıştım. Bu kadın kendisine bir sabitleme...

evet

yapmaya çalışıyor. Bakın işte dışarıya çıkarsak öldürüleceğiz.

Aynı zamanda paranoya bu insanlar tarafından üstüne gidilen bir şey çok enteresan bir şekilde kaçamazlar hem korkarlar hem de üstüne giderler yani mesela televizyonda bir cinayet haberi varsa onu mutlaka sonuna kadar izlerler ve onun kendi başlarına geleceklerini düşünür ama paranoya artık zaten sen 4-5 yıldır. Evet herkes için, şöyle bir gerçek var iletişim çok önemli ama artık sen noktaya kadar ilettiğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Bir saniye sonra her şeyin haberi herkes birbirinin özelini biliyor falan filan hani bu denli yüksek tozdaki bir iletişim bir anlamda bence paranoyayı da tetikleyen bir şey yani paranoya , paranoya şizofren olma , durumu bir anlamda genelimize yayılmış durumda. Bu hani eskiden mesela paranoyak şizofren vardı. Normal insanlar vardı ama şuanda içten içe yüzdeye vurduğumuzda yüzde on yüzde on hepimiz böyle kavramış durumda. Mesela

Karanlıktakiler’e gelirsek sondan başa doğru orada işte Egemen'le annesi aslında kuramadığı ilişki ben birazda patronuyla kuruyormuş gibi algıladım.

Zaten çok basit bir denklem bu Egemen şimdiye kadar evden dışarıya çok çıkmamış kimse ile arkadaş olmamış bilmem ne olmamış tabi ki hayatında ona tek iyi davranan patronu Umay . Patronunda ona iyi davranmasının sebebi var. Etrafındaki bütün sahtekarların arasında tek gerçek çocuk o tek saf olan saf kalmış insan. Dolayısıyla kaçınılmaz bir yanlış anlama oluyor bu Aşka doğru giden Egemen tarafından , yanlış anlaşılan bu tavır.

Aslında ben orada aşk olarak . Aşk tabi ki kendini öyle sanıyor ama...

Beklide Egemen’in sığınma isteği , gördüğü hani kadın imgesinde Egemen’in gördüğü her şekilde kuşatıcılık , hem aile hem ablalık duygusu hem annelik duygusu hepsi var yani..

Bende biraz bana değinmek istedim.

Hatta hatta farkındaysanız , Derya ile ben mesela , Derya ve Meral abla’nın seçiminde bir anlamda’ da iki oyuncu da birbirine bir tık benzesin istedim yani hani bambaşka bir esmer bomba koymak .. yani, dolasıyla.

Aynen.

Anneye hiç benzemeyen birini seçmek istedim orada bir anlamda andırsın istedim.

Aslında doğru sormak istediğim soru buydu aslında , iki karakter , evler yine , binalar keza eski bir İstanbul evi. O merak, beni gerçekten çok hoşuma gitti. Tecavüz sahnesi..

Aslında tecavüzden ziyade orada mesela insanların , takıldıkları nokta tecavüz oldu ama tecavüzün verdiği şoktan sonra Aile’nin tutumunu görmediler , kadının o noktaya getiren şeylerden birini de evet belki tecavüz ama ondan sonra ailenin tutumu o kapattığımız ahlakçılık yani hani bu ( Çaylarımız Tazelenir ) maalesef ülkemizde iyi bildiğim bir şey var ki kayıtlara geçmeyen çok böyle olaylar var. Hem aile içinde hem aile dışında bu konuda çok ciddi bir yaraya sahip ülkemiz ve bunları çoğuda kayıtlara geçmiyor biz bilmiyoruz. Neler olduğunu bittiğini evlerin içinde tabi ki , sağlıksız bir şey korkunç bir şey.


Komşuları da o zaman kadar hiç gelmemişler hiç onların evini görmemişler.

Göremezler zaten kadın çok ciddi bir tehdit her şey için.

Dedikoduya hemen başlıyorlar.

Aslında hatta onların yaptığı dedikodu , eski ailenin mahalleye yaydığı ilk dedikodu. Yani . bunun kocası’ da vardı . Efendime söyleyeyim. Onları terk edip gitti ya da öldü bilmiyoruz ne olduğunu işte o dedikoduyu sürdürüyorlar hala. Aile , eski ailesi , eski annesi onlara bir yaşam bicimi bırakıp gitmiş öyle olmuş yani.

Bazı şeyleri de böyle , çok böyle ya bıçak sırtı bırakıyorsunuz ya da hani izleyici yorumuna bırakıyorsunuz yineden bize bir sinema kendi hayal gücümüzle bir sinema yaptırıyorsunuz.

Neden onu yaptırıyorum , şöyle söyleyeyim bazı şeylerin nedenlerini , ille de seyirciye gösterseniz inanacağı şeye inanmaz adam. Örneğin ‘’ Issız Adam ‘’ neden böyle bir adamdı. Ben şimdi bu nedenini size sunarsam , seyirci olarak ille de bunun bir nedeni varsa ben bunu sunmak istersem. O zaman ‘’ Issız Adam ‘’ inandırıcı bir karakter olmayacak , siz o nedeni red edeceksiniz. Anlatabiliyor muyum? Böyle adamlar var , böyle kadınlar var , böyle insanlar var hani bunların bütün nedenlerini ben koymak durumunda değilim. Eğer koyarsam zaten o neden belkide senin tarafından reddedilecek bir neden olacak.

Mesela ‘’ Issız Adam ‘’ da benim gözlemlediğim kadarıyla tipik erkek türü olarak , çok kadınla beraber olma masalı artık kendimi aşmış bir insan herhangi bir seksüel şeyi yok ama sadece belirli kuralları var , tipik erkek türü olarak.


Mesela bazı insanlar tarafından , ha bir yönetmen olarak anlattığımız şeye ille de siz inanıyorsunuz daha doğrusunu destekliyorsunuz anlamına gelmez , bazı insanlar tarafından Issız Adam kadınları azarlayan bir film olduğu iddia edildi. Asla değil zaten biz oradaki o erkeğin tükenmişliğini anlatıyorum orada tek normal olan o kız , kızcağız yani. Biz bu erkeği anlatıyoruz ki biz yönetmen olarak bunun yaptığı doğrudur demiyoruz . Bu çok eskiden beri bilinen bir kural ama bu günlerde nedense insanlar böyle bir şeye sardırdılar. Bu çok ilkel çok tuhaf yani hani ben bir seri katil anlatıyorsan öldürmeyi destekliyorum mu demek mi? Hayır!! O adamı anlatıyorum.

Evet. Bu acıdan bütün izlediğimiz TV dizileri olsun..

Yani Yuh!

Aslında bir cahillik tabi , çünkü biz film dünyasında yaşayan insanlarız başka bir eğlence kültürümüz yok.

Ama yani geçmişten beri var olan bir dramatik çatışma , gelenek ,bunun herkes bilir . Neden şimdi döndü seyirci ben bunu çok merak ediyorum. Mesela işte esrar içtiler filmde çok ayıp bir şey. Yönetmen Çağan Irmak bunu yakıştıramadım. Ya esrar içtilerse ben onlara sizde için demiyorum ki, ben bunu anlatamıyorum herhalde yani.

Evet gerçekten öyle. Sizin filmlerinizde bir sınıf çatışması var. Her filmde bir üst sınıfa geçmeye çalışan , insanlar var. Bunu bazen masal dünyasında...

Yırtmak , atlamak...

Bu özellikle yaptığınız belli bir şey çünkü bir iki filminizde belki Türk olarak yapılan bir şey olsaydı hani hoş bir şey olarak ama bu bir imgeleme olarak kalmış sizde bu bir imza mı herhangi bir alt metni var mı?

Bu günümüzden en büyük benim gördüğüm , daha doğrusu benim dikkatimi çeken en özellikle de 80’ sonrasında ortaya çıkan ‘’ Yırtmak ve sınıf atlamak ‘’ durumu , son yıllarda Türkiye’de çok dikkatimi çeken bir şey gözlemlediğim bir şey ve hayatın böldüğü sınıflar insanları böldüğü koyduğu sınıflar ve bunlar beni rahatsız ediyor. Hani tabi ki şöyle bakıyorum kendi mesleğini seven, kendi yaptığı işi seven çok az insan var ülkemizde mesela nasıl diyeyim , bir taksi şoförüne eğer siz sorarsanız o ya bir pop star olmalıydı ya da bir yazar olmalıydı ya bir senarist olmalıydı. Örneğin dünyanın hiçbir ülkesinde bizimkiler kadar hayatım roman diyen insan yok.. İnsan şimdi tabi ki insanlar hayatlarında yükselsin tabi ki çok güzel yerlere gelsin bunu istiyoruz. Bunu yapmak için bir altyapı gerekiyor , bu altyapıyı hiçbir şekilde oluşturulamıyor. İşte tabi şöyle bir şey bu da hani bir filmlerimde kullandığım bir şeye döndü şimdi bunun nedenleri Sosyologlara kalmış bir şey niye bizim Ülkemizde bu böyle niye herkes aslında yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışmıyor bu da tabi başka bir soru şimdi ben hayatımda hiç..şey.. artık duymak istemediğim bir şey benim bir hikayem var anlıyorum ama bunu yapacaksan sen yapacaksın bu bir, ikincisi artık hikaye yazmak bilmem ne senaryo yazmak bunlar bazı şeyleri beraberinde getiriyor. Dil bilgisi, bilmem ne senaryo tekniği şimdi ben nasıl ki çıkıp bir oyuncu tiyatroda ne bilim hani bir yerde çıkıp bir yeteneğim yoksa yada ne bilim taksi şoförlüğü yapamazsam eğer hani sende senaryo yazamazsın belki O yüzden hatta ben örneğin kısa film yaptım. İlk başta belki bu kendimi denemek içindi ben bunu yapabilecek miyim? Hani bu mesleği yapabilecek miyim? He böyle şeyler tabi benim gözlemlerimin arasında olduğu için bunu da filmlerime aktarıyorum doğal olarak.

Hani sizin bahsettiğiniz hikayedeki insanlar az önceki insanlar değiller.

Ha bunu acılı ve acıtıcı şekilde yapanlarda var tabi yani hani hatta hatta yarı ırkçılığın kenarında dolaşarak yapanlarda var onlarda tabi filmlerinde var tabi ‘Mustafa” da olduğu gibi.

Orada. Peki oradaki...

Kendi sınıfından kendi geçmişinden utanan insanlar.

Utanan insanlar evet aslında biraz o var.

Şimdi…bu şimdi yaptığım filmde ‘’ Prensesin Uykusu’’nda ilk defa bir karakterin belki bende bundan sıkıldım.

Filmin tam ismi bu mu?

Prensesin Uykusu. İlk defa bir karakterin geçmişine takılmayan bir karakter. Hatta onun geçmişini gösterebilmek için küçük de bir çizgi film koyacağız filme, hani silinebilir olması niyetiyle. Ya da karakterimizin geçmişine takılmadığını göstermek için. İşte “Prensesin Uykusu”, “RED” diye bir grubun bir şarkısı. Onlar yapacaklar sanırım müziklerini bugünlerde onlarla konuşuyoruz.

Bu film isimlerine gelelim. Aslında ‘Bana şans dile’ pek sevmeseniz de bir şey anlatıyor aslında kendi içinde film ismi. Bir şey anlatıyor. Mustafa Hakkında Her Şey.

Aslında “Mustafa Hakkında Her Şey” bir kalıp yani o aslında film kalıbıdır. Şöyle bir şey aslında mesela “All About Eve (yönetmen; Joseph L. Mankiewicz, 1950 yapımı)”, “All About a Boy” (yönetmenler; Chris Weitz ve Paul Weitz, 2002 yapımı), “Annem Hakkında Her Şey” (orijinal adı; All About My Mother, yönetmen; Pedro Almodóvar, 1999 yapımı) Daha bunun gibi on tane isim sayabilirim. Bu bir film kalıbıdır. Aslında o ilk etapta oradan buradan Arap bir isim gibi görünüyor ama adam reklamcı hayatı da bir kalıp bir klişe olduğu için biz o ismi tercih ettik. Ama işte o dönem anlatamadık insanlara.

Her şey!

Evet.. bitişik yazılıyor..falan filan, bilerek böyle şeyler vardı. Öyle enteresan..Film baştan bir hatayla başlıyor komple. Hani zaten afişteki işte Mustafa’nın kırılmış yüzü bunlar hep bir şeyler anlatıyor tam etapta geçmedi seyirciye.

Ulak yine. İsimlerde benim içinde gerçekten şey önemli diyorsunuz herhalde öyle bir şey mi?

Tabi. Bir de benim filmlerimde ilk sahnede hemen öznede orada ortaya çıkar. Öznemiz neyse o vardır ilk sahnede yani bu bir seçim değil ama öyle geliyor içimden hep öyle oldu yani mesela her filmde derdimiz neyse o dur o ilk sahnede direk ortaya çıkar.

Bunu yazarsam bütün filmlerinizin şifresi çözülür.

Hayır.

Güzel yani gerçekten, güzel bir bakışmış ben fark ettim.

Birinci sahnede mutlaka işte budur şimdi bunu izleyecekseniz derim ama tabi hikaye başka türlü bir şey gerektirirse onuda yaparız da şimdiye kadar hep böyle oldu..

Eğer istemezsen çıkarta bilirim bu benim kendim kişisel sorunum hani film bir yönetmenin midir yoksa yapımcının mıdır problemi oldu ilk filminizde sekiz sene ben sadece festivalde izledim üç festivalde yayınlandı. Onlardan birinde ben izlemiştim zaten okuldaki işte şeyimde işte sizinle ilgili düşüncelerim o zaman ortaya çıkmıştı yani böyle bir yönetmen var ve eminim böyle daha uzun zaman göreceğiz filmlerini sinemalarda diye ama olmadı bana kimse ‘’ bana şans dile’’ demedi. Sevmiyorsunuz o film mi ve gerçekten benim sevdiğim filmler arasında yani benim kişisel.

İyi niyetli naif bir tarafı vardı ama ergen öfkesiyle yapılmış bir film olduğu için çok yüksek sesle çok bağıran film idi. Bir yönetmen , film yönetmenin midir,yapımcının mıdır ? Şimdi tabi ki “ARTHOUSE” sinemasında yönetmenindir ama gişe filmlerinde yapımcılarındır bu çok eski bir kural ama şöyle bir şey var şimdi bir de ana akım sineması var burada yönetmenin kendi insananiyetine kalmış durumlar var . Örneğin ben şimdiye kadar "Bana Şans Dile"den sonra yaptığım bütün filmlerde hep hiçbir şekilde taviz vermemeye çalıştım çünkü taviz verdiğiniz zaman zaten o film olmuyor. Yapmamak çok daha iyi cast'ından , senaryosundan , başından ,sonundan her şeye her şeye ben karar vermek zorundaydım ve ben karar verdim çünkü başka türlüsünü yapamadığımı fark ettim. Yani bu benim yaptığım yapımcıya rağmen bağımsız bir sinema ama tabi ki hikayelerim para gerektiriyor. Büyük cast gerektiriyor oda dolasıyla yapımcıyla çalışıyorum ve ama yapımcı rağmen söz söyleme şansımı kimseye bırakmıyorum öyle diyeyim.

Bu güzel bir özellik yani.

Evet, şanslıydım o anlamda yani çalıştığım bütün yapımcılar sağ olsunlar hiçbir filmimin hiçbir karesine karışmadılar yani zaman zaman onları ikna etmem gerekti onlarda bu ikna sonucunda bana inandılar doğruluğuna inandılar kabul ettiler. Örneğin biz ‘’ Karantakiler"i yaparken bunun bir gişe film mi olmadığını para kazanmayacağını zaten biliyorduk bunu bilerek yaptık yani.

O şeyde oldu yani, bir hikaye kırılması mesela sizin ilk filminizden başlayarak yani hani. Her filmde acaba ne yapacak?

Öyle bir durum var evet bende bunu seviyorum. Kendimi tekrarladığım benim için söylenen en çok söz ana tabi şey var hani bakıldığında tüccar olduğumu söyleyen insanlarda var bu da bir gerçek ama matematikle ortada bir gerçek var ki matematik benim altı filmim var sadece iki tanesi iş yaptı dört tanesi çok ciddi hüsrana uğradı. Gişelerde hani tamam iyi yönetmenim kötü yönetmenim ama tüccar kelimesini en son hak ediyorum hani kimse kusura bakmasın burada.

Kesinlikle hatta bende katılıyorum bu duruma hatta şöyle bir şeyde söylerler yani bir iyi bir kötü bir iyi bir kötü iş yapan iş yapmayan der gibi seyirciye bir...

Kendi kendine gelen bir denklem oldu yani bundan sonraki yapacağım film ‘’ Prensesin Uykusu ‘’ seyirciye daha yakın gelecek ama işte o benim herhalde bir kabuğuma çekilmem tamamen intim film yapmam ve intim çığlık atayım demekten geliyor. Hani benim ruh durumumla ilgili bir şey aslında.

Yani çocukluğunuz işte ege bölgesinde çocukluğunuz geçti oradan yola çıkarak bütün hikayelerinizi biraz oraya meyillendiriyorsunuz. Hatta Ulak’ta bile sanki küçük bir ege şivesi seziyorum. Seviyorsunuz herhalde çocukluğunuzun hikayelerini anlatmak size keyif veriyor sanırım.

İşte başka yerde geçmediği için mecburen ucu bucağı bir şekilde dokunuyor hani.

Dizi sektörüne’ de çok büyük yön verdiniz farkında mısınız?

Aslında şöyle bir şey ben bugün sorsan hiç dizi çekmek istemezdim. Tabi ki o zamanlarda para kazanmak durumdayız daha mesleğin başındaydık aslında iyi de bir antrenman oldu onu inkar edemem. Televizyona “Çemberim Gül Oya”, diye bir şey yaptık evet gurur duyarım yani.

Daha ilerisi de var mesela...

"Şaşı Felek Çıkmazı" , "Asmalı Konak" üç tane yaptım zaten…

Ama hani bunlarla beraber bir de hani gerçekten sektörde ben bu işin içerisinde çalışan birisi olarak bir patlama oldu yani insanlar birbiri ardına diziler yapmaya başladılar.

Olmuştur yani ben pek bakmam onlara işimi yapar kenara çekilirim o dur yani devamı beni ilgilendirmiyor böyle düşünürsem zaten aklımı oynatırım bir şeylere öncü olmakta birlikte bilmem ne yapmakta filan bu tür şeyleri düşünmek bırakın başkaları düşünsün ben düşünürsem çok sağlıklı olmaz benim için en iyisini yapmak ve bundan kendine pay biçmemek en sağlıklısı.

Yani yönetmenliğiniz, ama gerçekten sizin yönetmenliğinizi seviyorum, senaryolarınızı da seviyorum. Senaryolarınızı nasıl çıkartıyorsunuz yani nelerden besleniyorsunuz.

İşte biraz önce anlattığım şekilde onlar hani yılların birikiminde kendi kendilerine geliyor.

Hayır öyle değil mesela , yani müzikler.. müzikler çok önemli bir kere her filmin müziğini kendiniz yapıyorsunuz. Onun farkındayım.

Yani şöyle bir şey bunların hepsi hikayelerimden ayrılmayan şeyler bunların hepsi bütün yani filmlerimdeki evlerin seçimi , karakter seçimi , giysilerin seçimi artı müzik bunların hepsi zaten ortak bir ruha hizmet etmek için onların hepsini ben hikaye’nin parçası olarak görüyorum. Birbirinden hiç ayırmıyorum ama beslendiğim noktalar çokta farklı değil hani herkes gibi tabi ki Edebiyat başta , sokak , çok sokak müzik aynı zaman da , resim. Örneğin Ulak’ta yakalamaya çalıştığımız ışık yakalamaya çalıştığımız kareler , elektriğin olmadığı döneme ait tablolardan esinlenilmişti yani.

Oradan çok güzel bir sanat yönetmenliği çıkartılmış , müzikler tasarlanmış , evler tasarlanmış muhteşem bir şey.

Tabi çok büyük macera bizimkisi çok çok eğlenceli aynı zamanda hani bir yönetmenin yaratıcılığını son noktaya kadar gösterile bilen bir imkan sunuluyordu yani evlerin böyle güzel bir şey ki bir stüdyo da çalışmak çünkü tamamen kendi hikayene göre evlerin mizansene göre kurduğunuz bir yerde çok keyifliydi.

Bu anlattıklarınız gerçekten hem şans hem gerçekten bilgi başarı her şey birleşmiş film çekerken böyle kendinizi kendi içinizdeki bir olguyu olumsuzluktan dolayı rahatsız eden bir şey var mı?

Tabi her zaman var her zaman olur.

Yani bu mesela filminizi daha kötü etkilediğini düşündüğünüz bu alanda özelliğim olmasaydı daha kolay çalışabildiğiniz.

Şöyle bir özelliğim var böyle ufacık bazen çok ufak sorun benim için itekleyici kendi içimde yaşadığım felakete sebep olabiliyor film sırasında ama bazen Dünya’nın en en en zor anlarında soğukkanlılığımı koyabiliyorum. Mesleğin ilk zamanlarında yaptığım işleri tamamlandığında söylenen sözlerden çok etkileniyorum.

İyi anlamda mı , vasat anlamda mı?

Bir çok şeyde hem iyi hem yergi şimdi bunlara yıllar geçtikçe , derim artık nasır tutuğunu fark ettim ve artık dönüp bakmıyorum çünkü benim için en sağlıklısı bu yolumu yürüyüp devam edebilmem için artık bir yerden sonra bir noktadan sonra iki üç gözlerin laflarından uzak durmak çünkü bunlar tabi insanız bir şekilde etkileniyoruz ama bu sizin sinema yolculuğunuz mutsuz etkilerde yol açabiliyor hani bir şey isterdim bir daha böyle arkamı dönüp gitmeyi içimde yeni yeni başarıyorum.

Biraz güvenle ilgili bir şey...

Evet bir öz güven eksikliğim var bunu söyleyebilirim.

Yanlış anlamayın o anlamda söylemedim.

Hayır, hayır... benim vardır.

Benimde kendimde vardır ama sizde diyalog kurarken bile açıkçası bu kadar sıcak olacağını düşünmedim gerçekten . Bu masal dünyasına gerçekten tarih yani Ulak gibi uzamı belli değil tarihi belli değilde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hikayesi olabilir ya da Osmanlıdan kalan bir hikaye gerçekten tarihi.

Ulak işte evet korkunun beslediği dogmanın beslediği bir iktidarın hüküm sürdüğü bir yerde insanların kendi düşleriyle düşlerindeki kaçışları anlatıyor aslında sizin masal dediğiniz şey benim bütün filmlerimde var olan bir ütopya yani şimdi bütün sorunlarınızı toplarsak hepsi denk geliyor bir insan nerede, nerede olmak istiyor ve kaçış noktalarını benim bütün filmlerim anlatmak istediğim örneğin; Mustafa Hakkında Her şey de annenin kendine kurduğu yok saydığı geçmişi Mustafa’nın aslında kasabalı olmadığını inanması onun çok seçkin olmasına inanması bu bir ütopya kendi kafasında yarattığı işte Babam ile Oğlum da çocuğun kurduğu hayaller olmayan bir şey ama bunu gerçeğe algılandırma çabası Ulak zaten tamamen bunun üstüne kurulmuş ölü oğlunun yaşadığına inanana ve ona anlattığı hikayeyle ayakta kaldığına ve köy köy dolaştığına inanan bir adamın hikayesi Issız Adam da kızın gidip çocuğun evine gittiği işte ben seni aslında çocukluğumdan beri tanıyorum aslında buradaydık filan demesi bunlar hep kendi kendimize söylediğimiz yalanlar bu son filmde işte Karanlıktakiler kadının yaşadığı dünya kendi geçmişi tamamen yok sayması bunları hepsi benim bütün karakterlerimin filminde kendi kendilerine yalan söylerler bunlar mutlaka ama bu yalan bir pembe romantik romanda ama bu yalan çok sert, kırıcı, üzücü bir yalandır ama mutlaka benim filmlerimdeki karakterler kendilerine bir dünya yaratırlar ve orada yaşadığını , yaşadıklarını ya da yaşamış olduklarını düşlerler ya bir geçmiş red edilmiştir ya bir gelecek yeniden kuruluyordur. Hep bunlar bir ütopik şeyler yani bütün karakterlerim böyle aktarılması.

Peki var mı böyle ufukta gerçekten tarihi temaları olan bir hikaye…

Var. Olacak

Türkiye Cumhuriyeti'nden mi?

Osmanlı, Osmanlı. Osmanlıda geçecek bunu yapacağız çok ufak çalışmalarına başladık ama 2 veya 3 senemiz var önümüzde.

Umarım en kısa zamanda izleme şansına erişiriz.

İnşallah.

Reklam dünya sına pek sıcak bulmadığınızı biliyorum.

Sıcak bakabilirim ona sadece mantığıma kafamda oturtturamadığım için reklam çekemiyorum.

Masa başı içi olduğu için mi?

Hayır sadece bize sundukları dünya’ya inanmıyorum. Örneğin; hani bir İngiliz tarzı çok espirili kara mizah bir reklam çekemem ama burada bütün şirketler böyle şeylerden korkuyorlar yani hani bize bir hep devam böyle sıcak mutlu bir aile tablosu, herkes böyle bir Ülkede yaşamadığımız için gerçekten eleştirmiyorum. Sadece inanamıyorum inanamadığım şeyi çekemiyorum bu kadar.

Müzik videolarına nasıl bakıyorsunuz müziği çok sevdiğinizi biliyorum.

Müzik videolarına bilmem pek sıcak bakmıyorum oda yani çok nasıl anlatsam bir klişenin içinde dönüyor her şey şarkıcıyı güzel çıkartacaksın, şarkısını söyleyeceksin oha ben böyle bir şey yapmam bir hikaye anlatacaksak bir kısa film tadında olacaksa tamam yani ama bunların hepsi bizde çok ilkel çokta anlayış darlığı yani ufuk açan bir şey göremiyorum ben buralarda bambaşka bir mantık bambaşka bir klip göremiyorum.

Ama bize çok kanalı yayınlar şurada 20 sene falan oldu yani ya da Amerika’dan aldığımız süreler bunlar video gibi şeyler doğal değil mi bu kadar süreç içerisinde. Bu kadar kısa bir şey ya da siz dizi sektöründe değiştirdiniz belki müzik sektörünü de değiştirirsiniz?

Yok ne değiştirecem, ne gerek var.

Hep söylemek istediğiniz ama söylemediğiniz, söyleyemediğiniz şeyler var mı?

Tabii ki ama söylemek istediğim şeyler var tabi ama her söylemek istediğimi söyleyemem. Herkes söylemek istediğini söylerse ‘’ Dünya çok gürültülü bir yer olur ‘’ derler ya şöyle bir şey ihtiyacım hissettiğim şey seyircide hissettiğim şey ön yargısız davranmaları bir laf vardır. Ön yargısız olan en çok keyif alandır. Kendilerine sinema izleme zevkini esirgemesinler popüler olan her şey kötü anlamına gelemez bunu söylemez istiyorum ayrıca hani bu kadar büyütülecek bir şey değil alt tarafı bir yani ben bu filmi yaptığım için dünya’nın en kötü adamı , Allah belanı versin , lanet olsun der gibi şeyle karşılaşmamalıyım birazcık daha tevekül biraz daha sakin beklemeli insanlar yani bravo ,helal , sen kralsın ve Allah senin belanı versin gibi şeyler duymaktan sıkıldım hani ya gömülüyorum , ya alıp böyle bulutlara çıkarılıyorum yok mu bunun ortası hani bu tepkisel durumdan şimdi bizim belki şu biz sesi çok bastırılmış bir ülkeyiz hep politika anlamında hapse girme,dövme ve işkence ile karşılaşma korkusuyla devlet korkusuyla yaşıyoruz ve dolasıyla bu korku insanlarda başka türlü bir tepkiselciliğe ve dışa vurma görülüyor. Bunlarda şunu fikir belirtmek her konuda fikir belirtmek ihtiyacını hissediyorlar kendi başlarını kötü bir şey gelmeyecek konular da fikir belirtmek bu bir şey tepkiselce dışa vurmak dolasıyla tabi yapılan şeylere yazılanlara,romana,müziğe bilmem neye saldırıyoruz ama biri veya bir şey üretiyorsa bunu böyle yiyip , içmeden önce onu geliştirmeden önce bir düşünmek lazım o üretilen şeyle alakalı bir insan var biri var mutlaka bir şey yaşadı mutlaka bir şey düşündü ki bunu üretiyor bunu yapmaya çalışıyor. Hani bu anlamda birazcık anlayış hani birazcık saygı değil dediğim demek istediğim saygı değil hani ben bir yandan kalkıp da biz çok emek verdik geyiklerini hiçbir zaman girmem evet sinema emek verilen bir şey mecbursun emek vermekte ama şu var bu kadar büyük bir hezeyana gerek yok yani tek istediğim biraz sakin olup filmi seyretmek ve beğendim beğenmedim ama bir film sonuçta dünya’yı değiştiremiyor bunu gördük ve insanların bazılarını değiştirebilirsin bilmem ne filan ve ben bir filmin mesaj vermek insanları değiştirmek kaygılarım olmamalı zaten.

Değiştirdi biliyor musunuz? Babam ve Oğlum gerçekten çok güzel...

Gurur duyuyorum o başka ama hani tekrar şunu söyleyeceğim biraz daha bu anlamda sakinliğe ve ağır başlılığa ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

Bu bizim şeyden kaynaklanabilir mi acaba hani annelerimiz işte o yazlık sinemalarda çoluğunu çocuğunu alıp da onlar hüngür hüngür ağlayıp da ondan eşinin eve geç gelmesi ne bilim onu dövmesini görmemesi.

Bunların hepsi ütopya hani kendi o zamanki kaçışımız o zamanki kaçtığımız nokta filmlerdi herhalde çok moda dolasıyla onları koşulsuz şartsız seviyorduk sadece anlaşılmak çabası anlama çabası yani bakıyorum mesela bazen benim hakkımda bazı şeyler yazılıyor "6" filmim "7" filmimin 7’side küfür edip, 7'sinide beğenmemiş, 7'sinide 6 sınıda beğenmediysen hani izleme beni bu bana gerçek gelmiyor anlatabiliyor muyum? Madem 7 filmime küfür ediyorsun artık izleme ben 7 filmini sevmediğim bir yönetmeni izlemem buna ne para veririm nede zamanımı harcarım şimdi bu bana gerçek gelmiyor yani bazı eleştiriler bana hiç gerçek gelmiyor.

Kişisel eleştirilerden bahsediyorsun dimi gazetenin kenarlarındaki..

Hayır, halktan da var halktan da yeni işte senin hiçbir filmini sevmiyorum tamam ama hepsini seyretmişsin bence bu çok ciddi bir paradoks yani problem burada senin hepsini seyretmiş olman kusura bakma ama hala benim filmlerini izlediğini gösteriyor. Ha böyle şeyleri artık duymak istemiyorum hayatımda anlatabildim mi?

Aslında seviyorlar belki…

Hiç önemli değil. Sevsin sevmesin yani ben herkesin beni sevmesini bekleyemem hiç böyle bir çabaya girmedim hayatım boyunca hiç kendimi anlatmak gibi bir çabaya da hiçbir zaman televizyona çıkıp da ben şuyum ben buyum da kendimi savunmadım.

Oda çok ilginç yani bir film yapılır ve duvara asılır.

Ben zaten kişiler hakkında gazetelerde konuşmam çünkü hani niye bunu yapayım neden, neden kendimi savunma ihtiyacı hissedeyim herkese karşı nebilim bilmem neye karşı yani zaten cevap vermeyen birisiyim zaten bununla ilgilenmeyen birisiyim ama benim popüler olduğumu düşünüyorsa, bu benim kötü olduğum anlamına gelmez. Popüler kötüdür diyipte mesela şöyle şeyler var Karantakilerdaha gösterime girmeden çıkmadan daha hiç görmeden bazı sinema sitelerinde klişelerde dolu bir film yazılmıştı yani...

Çok ilginç daha görmeden.

Daha gösterime çıkmadı ya nasıl diyorsun bunu.

Ki nereden izledi ki ?

Ama o öyle olacağını düşünüyor bu gerçek değil işte anlatabiliyor muyum? Benim için zaten çok ciddi akılcı bir eleştiride kalmadı artık. Çünkü bir film eleştirmek gerçekten alt metinden girip en üst noktaya kadar o filmi masaya yatırmak demektir ama şimdiki eleştiriler şimdi oluyor tuzu fazla , ekşisi fazla , yağı fazla midemi ağrıttı dan öteye geçemiyor yani bu hiç gerçek değil.

Çağan Irmak oyuncularını nasıl seçiyor Tiyatro’dan mı seçiyor ? Sokaktan mı seçiyor ? nereden görüpte bu oynasın filmde buna yer var diyor.

Bu oyuncu , oyuncu şöyle oyuncu önce kendisiyle geliyor zaten kafama seçmek için özel bir çaba sarf etmiyorum bir karakter yaratıyorsam o yüz yavaş yavaş beliriyor o kendi kendine o oyuncu oluyor yani birbirine göre bir senaryo yazmıyorum. O ya zdığım karakterde benim gördüğüm daha çok, tensel bir durum yok, tinsel bir durum var. Nasıl desem hiç adını koyamadığım o cümle o tamamen sezgisel bir şey sezgilerimde bulduğum bir durum oyuncu seçimi.

Yani karakteri yazdığınızda Gülderen, Gülseren karakterini yazdığınızda, bunu Meral hanımı oynasın ya da Egemen'i; Erdem Akakçe oynasın.

Yüzüyle beraber gelen bir iki kişi o benim için mesela.

Aynı zamanda şeyde diyorsunuz Derya ile Borayla...

İşte oda bak hepsi birbirini tetikliyor yani bu da hikayenin içinde hikayenin oluşturduğu bir serüven yani..tamamen.

Aslında şöylede diyebilir miyim? Ben beklide önce karakterler hani şey gibi bir hayal görmek gibi önce karakterleri görürsünüz uzaktan onlar yaklaştıkça onların anlattıkları...

Evet mesela şöyle bir şey var. Holywood'datamamen eğer, Box Office Filmi çekiyorsanız o an ilk görüşülen insanlar o an Box Office'si en yüksek insanlardır role uygun olup olmamaları bir önem taşımaz onlar için ama ben şimdiye kadar yaptığım bütün filmlerde çalıştığım oyuncularında hiç birinin Box Office'si yoktu.

Evet onlar için bir kırılma noktası oldu oyuncular için genç oyuncular için…

Ne güzel. O yüzden aslında benim için oyuncu seçmek hiçbir zaman taktik değil tamamen ve tamamen içsel bir yolculuktur hani..

Duygusal...

Tabi muhakkak.

Ruhuna inanmadığınız insanlarla çalışmamak gibi bir şey bence.

Ben illede oyunculuk eğitimi alsın demiyorum. Mesela Cansu Dere’yle çalışmıştık. Çünkü o geldi Cansu mesela çok okuyan çok film izleyen çok oyunculuğunu geliştirmeye çalışan birisi tabi buna saygı duyuyorum. Ama şöyle bir şey de var illede oyuncu olsun derken oyunculuk mezunu bazı arkadaşlarımı görüyorum ki hayatları boyunca bu kafelerde şurada bedava oyun oynuyordu hiç biri bedava olduğu halde gidip seyretmiyor şimdi ben size soruyorum hangisine saygı duyarsınız?

Çok doğru.

Yani paradoks o yüzden yani illede okulu olmak hepimizin gurur duyacağı bir şey değil bence kimse kusura bakmasın yani ben insanın içine bakarım yani Zeki Bey’de Berrak Tüzünataç ile çalıştı yani bu sadece niyettir. Sizin ne kadar bu işi sevdiğiniz karşınızdaki insanları gördüğünüzde ile ilgili bir şeydir.

Deneme çekimi ya da buna benzer şeyler.

Yok hiç yapmadım şimdiye kadar ha şey mesela filmden önce şöyle bir şeyler çekmiştim 1 2 saniye oyuncuları bazen oynatıp onları kameraya çektim üzerine konuşmak için yani üzerine konuşup tartışmak için yani burada bu tavrından yakalama

Oyuncuların rolleri belli olan insanlar...

Tabi tabi tabi yani belli onlar zaten belliydi

O oynadığı karakteri yeniden beklide çektiniz

Kendini izledi orada ne yapması gerektiğini görmesi acısından hangi genellikle mesleğin ilk başındaki insanlar örneğin ; Issız Adam ‘da Cemal'i ve Melis’i çekip bir deneme çekimi değildi o sadece onların kimyalarını nasıl olup yönlendirmeyeceğimizi gösteren bir deneme çekimi yaptık ama bu onlar içindi benim için değil yani ben onların yapacağına inanıyordum çünkü.

Teşekkür ederim gerçekten çok sağ olun.

Rica ederim. Benim içinde keyifliydi.

Murad Çobanoğlu.
2010