PICAS'SA İZLENİMLERİ(MMM)

Bazı insanlar vardır, tepki çeken “ve yalnız” popülarite kazanarak gündeme oturmuş ya da oturtulmuş işleri takip etmez, kitapları okumaz, filmleri izlemez, işte ben de o insanlardanımdır öz eleştiri yapmak gerekirse. PicasSA’nın pardon Picasso’nun müthiş eserleri İstanbul’a getirildiğinde Sabancı Müzesi tarafından, adeta ülkemize kazandırdıkları yegane değerler gibi “SA” logosunu yerleştirecekler diye düşünmüş olacağım ki bir toplantıda “PicasSA” İstanbul’da demiştim. Bu söz konusu toplantıdaki “gayet ciddi” ve entelektüel zemin üzerine “Dubai Tower”lar dikmiş hocalarım, meslektaşlarım, hayran olduğum diğer iş kollarındaki insanlar, benim yapmış olduğum bu gafı, espri olarak algılamamışlar; “biraz da belki” ben söyledim diye “bir hikmeti olduğunu” düşünüp, “gayet ciddiyetle” karşılayarak, önemsemişler ve yeni bir tartışmanın kapılarını açmışlardı.
Acaba bu derece bir “sahiplenme” doğru muydu (?)

Bu bir “PR çalışması” ise Picasso Müzesi bile bu kadar sahiplenmezken “kraldan çok kralcı olmak doğru muydu (?)

Resim tarihinin bu “en çılgın” , “en anlaşılmaz” bir o kadar da “ben de yaparım” ların çıkmasına neden olan bu “deha” Aziz Nesin Milleti’ne bu kadar kolay aktarılabilir miydi (?)

Açıkçası o günkü tartışmalardan hangi sonuçlar çıkmıştı hatırlamıyorum ama, üzerine bu kadar konuştuktan sonra “bir Cuma öğleden sonra” müzeye gideyim dedim. Ama gördüğüm manzara karşısında “nutkum tutuldu” konuşacak bir kelime dahi gelmedi “uslanmayan usuma”. Bir kuyruk… bir kuyruk… kıyamet…

Hani ülkede “bedava” bir şey dağıttıklarında “MEDEA”nın çocuklarını yemezden önce “ılımlı anne numaraları yapıp da” ekrana taşıdığı “bedava tişört kuyruğunda izdiham”, “işte bir Türkiye gerçeği” laflarıyla süslediği işler misali, kuyruk… kuyruk… bir izdiham bir izdiham…

İşte bu kuyruk ritüelinin en sonuna geçerek Picasso macerama başladım.

Ben diyeyim kırk beş dakika siz değin bir saat sadece birinci kuyrukta bekledim ki bu bekleyiş dış “kapının mandalı” olduğumuzu anlatır misali kapının dışından güvenliğe kadar uzanıyordu. “da VINCI”nin SforSA Ailesi’ne yaptığı ve Fransa, İtalya Savaşı sırasında acımasızca eritilip “top ve benzeri savaş malzemesine dönüştürülen” o ünlü “At Heykeli”ne benzerliği hayal gücüm tarafından “hemen fark edilen” Atlı Köşk’ün bahçesine girdiğimde -saat dilimlerinde bir oynama yoksa- saatim 14.00’ı gösteriyordu. Sonra bildik bir seranomi ile üstümüzün atandı “XR cihazlarından” geçtik ve bizi bekleyen ikinci bir kuyruğa girmek için “Atlı Köşk”ün “iyonik sütun başlıkları” ile süslendiği merdiveni hızlı hızlı çıkmaya başladık. Hızlı olmanız gerekiyor, zira arkanızdaki harika Boğaziçi manzarasını fark etmeniz demek sizi bir otuz kişi arkaya itiyor. Yaklaşık bir saat burada bekledikten sonra, üzerinde olan üniformanın ihtişamından anlayacağınız, bir beyefendi bize “marketlerde sebze meyve almak için kullanılan şu şeffaf poşetlerden” uzattı. Yanımızda taşımak isteyeceğimiz eşyaları buraya koymamız gerektiğini söyledi. Ancak; önümdeki, arkamdaki, Sağımdaki, solumdaki beyefendi, hanımefendiler bu sözü yanlış anlamış olacaklar ki neredeyse kürk mantolarını bu küçük poşete sığdırmaya çalışıyorlardı.

Tevekkelli değil, “şık erkekler”, “süslü bayanlar” yanlarına neden bu market poşeti taşıyorlardı, şimdi anlamıştım. Aksi halde bu magazin programlarında yeni çıkan “trendlerden” mi (?) diye kendi kendimi yer bitirirdim herhalde. Yoksa o “Gucci ayakkabılara” hiç uymamıştı poşet.

Neyse efendim…

Biz yine gelelim müzeye. A bir ayrıntı daha var müzeyi gezip de not alacaklara önceden bildireyim ki, sonra “benim gibi bir duruma düşmesinler” ağaç kurşun kalem hariç hiçbir kalem müzeye alınmıyor. Sakın, “a ben de müzeden alırım hem her şeyin üzerine Picasso röprodüksiyonları basan müze yönetimi kalemlere de basmıştır diye “hediyelik eşya” bölümüne gitmesinler, çünkü bir o kalem üzerinde “Mougins” röprodüksiyonu yok. Bütün “engelleri” aştıktan sonra müzeye varabildik. Müşfik Kenter’in o inanılmaz sesiyle seslendirdiği “resim okumalarını” dinlemek için, kulaklıklarımızı da aldık ve “ana galeriye” doğru yola çıktık. Yolda sağda solda dev puntolarla “Picasso Özdeyişleri” bize başka bir alem sunuyordu. “…Benim resim yapmam kimilerinin özyaşamlarını yazması gibidir…” diyordu Picasso. Abartma doğrumudur bilmem ama yüzün üzerinde Picasso imzası mevcuttu. Bu eserleri de yaklaşık olarak 2,5-3 saatte gezebilmek, tam olarak anlamak Müşfik Hoca’nın hoş sesiyle “okumak”, dinlemek mümkündür kanımca. İçeride sizi, dışarıdan az olmayan “yoğun” bir kalabalık karşılıyordu. Sergiyi gezerken “yukarıdaki eğitim dersleri için hazırlanan” filmleri izlemediğini düşündüğüm, bazı “acayip tipler” de kalemleri ile olmasa da dilleriyle, tavırlarıyla Pablo Picasso’ya zarar vermek ister gibiydi. İki genç Pablo Picasso’nun “Guitar” adlı eserine uzun uzun bakarak “bu soyut resimdeki” “gitarı” bulmaya çalıştılar. Bu da tabii ki sizin sergiyi görmenizi biraz zorlaştırıyordu. Çünki sergi salonunda siyah çizgi ile de girilmez şeklini gösterseler de çizgi, sınır mınır tanımayan “özgürce gezenlerin” eserlere dokunmalarını “hiç saymıyorum” değim yerindeyse “es geçiyorum”. Onları ve diğer “a bunlar mı Picasso, Aslı kızım sen de yaparsın bunları” diyenleri anlatsam, ömrüm vefa etmez, şu genç yaşım “heba” olur bu vatandaşlarımız yüzünden. E çıkışta da aynı seremoniyi yaşayacak olanlara “bilmişlik satarak”, edindiğimiz edinimleri “sergi kuyruğunda karşılaştıkları” diğer “entelektüel” arkadaşlarına aktaran “arkadaşları” da eklemeden edemeyeceğim. Sonunda sergiyi gezip de çıkışta aklımda bir sürü soru ile eve döndüğümde; Her şeyi Pablo Picasso’nun “Mougins (Kadın)” tablosunun röprodüksiyonu ile kaplayan SAbancı Müzesi’nin -benden aldıkları kurşun kalemin de etkisi ile- neden hediyelik olarak satılan kurşun kalemlerin üzerinde “PicasSA imzası” kaplamadıkları aklımı kurcaladı. Bu “uluslar arası müze mevzuatını” harfi harfine uygulayan yönetimin yurt dışında çokça uygulanan “kurşun kalem” promosyonunu neden tercih etmemişlerdi (?).

Hayır.. koca sergiden aklımda kalan yalnızca bu değil tabii. Bu PR tartışmaları benim de beynimi bulandırmış olacak ki, yazının sonuna doğru saçmalamaya başladım bunu ben de kabul ediyorum.

Bunu da fark etmeyi başarmıştım.

E tabii yazıyı Picasso’nun eşsiz sözlerinden biri ile bitirmek daha fazla saçmalamak için bir mihenk noktası olurdu kanımca…

“…Bir ressam için en kötü şey üsluptur…”

Muhabbetle;

BU YAZI KONKORT DERGİSİ'NDE YAYINLANMIŞTIR::.

Murad ÇOBANOĞLU