KARANLIKTA KALANLAR



“Bu evin kapıları dışarıya kapalı olduğu müddetçe, kimse bir şey diyemez, kol kırılır yen içinde kalır”

KARANLIKTAKİLER

“Karanlıkta Kalanlar”

Yönetmen- Senaryo: Çağan Irmak,
Yapımcı: Mustafa Oğuz
Görüntü: Gökhan Tiryaki
Müzik: A. Marcello, J. S. Bach , W. A. Mozart
Ses: Gramafon/Levent İntepe
Oyuncular : Meral Çetinkaya (Gülseren), Erdem Akakçe (Egemen), Derya Alabora (Umay), Şebnem Dilligil (Gülderen), Rıza Akın (Ramiz), Durul Bazan (Mehmet)
Yapım Yılı: 2009
Süre: 100 dk

Çağan Irmak filmlerine son filmi olan KARANLIKTAKİLER'le son veriyoruz. Bu filmi sinemada görememiştim. İzleyebilmem için ancak DVD'sinin çıkmasını beklemekten başka bir şansım kalmamıştı. Çağan Irmak, filminin DVD'sinde de yenilikler yapmış, bizim beş filmde yapmaya çalıştığımız sesli okumaları, birebir filmle birlikte gerçekleştirmişti. O yüzden bu serinin son filmi biraz geçikmişti. Bir sonraki anlatımımız olan Tomris Giritlioğlu Filmleri Üzerine'deye bu yüzden geçmek istemedim son filmi yazmadan.

Yönetmenler anlatımlarını çok çeşitli metotlar izleyerek yaparlar, bunların başında da kendi anlatımlarını durağanlıktan çıkartacak durumlar gelir. Çağan Irmak bu filminde de bizi en çok korkutan masallardan olan, kendi gerçekliğimiz ve bunun psikolojimize yansımalarına değinmiş. Babam ve Oğlum'dan sonra “melodramik” filmler yapması düşünülen yönetmen, Ulak'ı; Ulak'ın fantastik ruhundan sonra aynı türü devam ettirmesi düşünüldüğü sırda ise Issız Adam'ı; bu filmin kadın – erkek ilişkileri ve sahip olma tutkusu üzerindeki etkisinden sonra yine türünü değiştirmiş bu kez de korku edebiyatına yer vermiştir. Bilindiği üzere Masalların en tatlısı da budur. Yalnız kaldığımız zamanlarda birbirimize anlattığımız “hayalet, hortlak, al karısı, bizden iyiler” masallarını aklımıza getirirsek, filmi daha da iyi anlamış oluruz. Her fırsatta iyi bir masalcı olduğunu söylediğim Çağan için de bu anlatım kaçınılmazdır.

Hayatının bir bölümünü reklam şirketlerinde harcayan benim gibi diğer insanların da farkında olmadığı bir karakter olan Egemen'in ve onun Annesi'nin öyküsüdür bu. Egemen, bir reklam şirketinde çalışan, her işe koşan, kah ofis boy, kah kahveci çocuk, kah da sekretarya yapan biridir. Onun iş tarifini yapmak çok kolay değildir. Bu insanlar mütemadiyen reklam, prodüksiyon ve film şirketlerinde bulunurlar. Evet her reklam şirketinde bir “Egemen” vardır. Televizyon çalışmasa da ona sorarsınız, bilgisayar çalışmasa da, mutfaktaki floresan bir yanıp, sönüp sizi çileden çıkartsa da. İşte Egemen böyle biridir. Kimse onun hakkında “annesinin” biraz problemli ve hayal dünyasında yaşayan bir kadın olduğu haricinde bir şey bilmez, sormaz, umursamaz. Hatta kendi de bilmez, sormaz, umursamaz; kendinin kim olduğunu. Reklam şirketi sahibi olan Umay Hanım'a duyduğu platonik aşk, onu biraz olsun kendi dünyasından kurtarır. Onu “bir ihtimal” dünyasına hapseder.

Film dış ses olarak çocukların Gülseren'in kapısını yumruklayıp, onun karşısına geçip pencereden ona el işareti yapması ile başlar. Buradan da anlıyoruz ki, çocuklar onları takip edemeyeceğinin farkındadır. Buna alışmışlar. Sabahlar Egemen için zor zamanlardır. Çünki her sabah, birbirinin aynı annesi ile kahvaltı yapabilmesi için bile grand tuvalet giymesi gerekmektedir.

Her filmde yan karakterler anlatılır, onların hayat hikayelerinden bahis edilir ancak bu filmde sanki her karakterin ayrı ayrı hayatları anlatılmış, daha doğrusu, ayrı ayrı hayatlara bakış getirilmiştir. İlk hayat Gülseren'in hayatıdır tabi, aslında Gülseren'in iki hatta daha fazla hayatı vardır. İlki, Egemen'le olan hayattır. Sıradan bir anneden biraz daha farklı olsa da, aslında otuzlu yaşlarda annesi ile yaşayan diğer insanlardan bir farkı yoktur. Ancak Gülseren'in ikinci hayatı Egemen'in gitmesinden sonra başlar, bulaşıklar suda bekletilir ancak yıkanmaz. Bir sigara yakılır, televizyon karşısında çocukların aynı saatlerde başlayan tacizi beklenir. Aslında onu hayata bağlayan, yaşadığını hissettiren yegane unsur da bu tacizlerdir bana kalırsa. Çocuklarla sağlıklı olmasa da bir iletişim kurma yöntemidir belki de onlara camdan döktüğü sular. Gülseren karakterini yaratan “yakın ailesi” ablaları ve annesi olsa da, hayatta olan yakın akrabaları bile onun bu durumundan bezmiş bir haldedir. Tek oğlu Egemen ise zaman zaman onun bu durumundan ve ona yaşattığı zorluklardan kendince intikam alarak rahatlama yolunu tercih eder. Gülseren'in evine soktuğu ender insanlardan ve erkeklerden olan sucu çırağının değişmesi, yeni sucu ile yaşayacağı zorlukları bilmesine karşın annesine haber vermemesi, annesinin korkularını görmezden gelmesi, bunu izah eden iyi oyunlardandır. Öz kardeşine bile bir aristokrat hanım efendinin saçı başı dağınık gözükmesi adabı muaşeret kanunlarına ayrıdır. Saçlar yapılıp, günlük kıyafetten çıkmalı, şık bir tayyör giyilmelidir. Ancak susuz kaldığında ise sürahiden su içecek kadar da avam olabilmektedir.
Egemen'in ise her gün rutin yollarla, önce deniz yoluyla karşıya geçme sonra yaya olarak işine gitmesi gerekmekte, bu rutin bile annesinin tavırları kadar onu rahatsız etmemektedir. Çünki sonunda her gün görmeyi beklediği esrarkeş bir Ramiz Ağabey hoş bir sekreter, daha da önemlisi platonik aşkı olan Umay vardır. Açıkçası bu her şeye değmektedir onun için. Egemen hem kendisine Ramiz Ağabeyi örnek alır, hem de ona benzemekten çok korkmaktadır. İlerleyen sahnelerde Ramiz ile yalnız kalıp, diyalog kurduğunda bunu anlıyoruz. Egemen'i umuda bağlayan en önemli şey ise, Umay'ın ona duyduğu ancak onun yanlış anladığı, “helal olsun çocuğa, hem annesine bakıyor, hem her işe koşturuyor”; türüğünden “şefkat”tir.
Filmde zaman aşımları da çok özverili kullanılmış, en güzellerinden biri de Gülseren'in banyo sonrası uyuduğu komidinden uyandığında geçen süre. İşte bu sürede Gülseren için en büyük tehdit ve tehlike olan, “karanlıktır” meydana gelmiştir. Karanlığa karşı tek silahı evdeki ampullerdir. Uyanıştan hemen sonra müthiş bir efor başlar evdeki her köşedeki aydınlatma enstrümanları harekete geçirilir, alt kata inilir ve kapıdaki tüm anahtarlar kilitlenir, dış dünyadaki tüm tehditler, o evde olduğu müddetçe dışarıda kalacağını bilmektedir çünki.
Egemen'in ikinci hayatı ise reklam ajansında geçer, aslında burası daha öncede dediğim gibi onun mutlu olduğu tek yerdir. öyle ki herkesin “cumartesini” beklediği günlerde o “pazartesini” bekler. Çünki bilinenin aksine onun için “iş” bir tatil; tatiller ise “çalışma günüdür”, çalışma günlerinin bizim için haftada altı gün olduğu hesaba katılırsa, ne kadar şanslı olduğu da anlaşılmış olur.

Gülseren'in diğer bir hayatı ise aslında gerçek Gülseren'i anlatır bize. Kimsenin yokluğunda kendi “aristokrat” dünyasında giyinir ve yine kendi yarattığı dünyada gezintiye çıkar, alış veriş eder, sohbetlere, davetlere, balolara katılır.
Yönetmen filmi hareketlendirmek için küçük oyunları da ihmal etmemiş, her ne kadar, prodüksiyon dünyasının dışındakilerin pek yabancısı olduğu PPM (pre-production meeting) bilinen anlamıyla “prodüksiyon öncesi toplantı”, prodüksiyon masrafları, 7/24 elinden telefon, ağızlarından; bakarız, hallederiz düşmeyen, her gördüğünüzde mütemadiyen potansiyel toplantılarda olan, evlerindeki tüpü bile prodüksiyona ödeten insanları da atlamamıştır.
Reklam dünyasının mutfağı aslında hiç abartılmadan olduğu gibi gösterilmiştir, dışındaki insanlara karikatür gibi algılansa bile. Gerçekten de bazen bir “gömlek rengi”, “ayakkabı rengi, saç rengi” memleket meselesi olabilir, izleyicinin 3 saniye bile görmediği şeyler için binlerce lira harcanabilir. Ya da çekilir ama kullanılmaz. Amaç prodüksiyonu şişirmektir çünki.
Egemen de annesi kadar olmasa da sorunları olan bir insandır. İşte şirkette kimse kalmayınca Egemen'in yalnız dünyasında neler yapabileceğini, kendini hangi rol modellerde gördüğünü fark ederiz. Ancak onun hastalıklı dünyası annesininden farkı olarak objelere dayanır. Umay'ın ofisi ve onun koltuğu, hislerini dışa vuramamış bir insanın çıkış noktası olabilir. Umay'la yaşayamadıklarını koltukla yaşayarak tatmin seviyesini düşürmeye, ona verdiği son model cep telefonu ile konuşma pratikleri yaparak da sıradan kimliğinden sıyrılmaya çalışır. Annesi onun bir devlet dairesinde çalışmasını arzulamakta, onun bu arzusunu yerine getirmek için de her sabah grand tuvalet gittiği iş de gizlice kıyafetini değiştirip, reklam dünyasına ait kıyafetlerle insanları karşılar, tıpkı annesinin de sıradan kıyafetlere kimseye gözükmemesi gibi.
Egemen annesinin bir yere kapatılmasınından çok korkması gibi, hayatla tek bağı olan, işini elinden almak, yasaklamak isteyen Gülseren'i cezalandırmak için onu ilk kez zorla da olsa dışarıya atar. Önce mahalleli ile sonra ise yüzü tişört ile örtülü bir adamla karşılaşır, işte bu sahneden itibaren, Gülseren'in unutulan dünyasına yolculuk yaparız. Genç bir kızken zorla kaçırılan, alı koyulup günlerce tecavüze uğrayan bir kızın, bu psikolojik travmayı atlatmadan hamile olduğunun anlaşılması üzerine, olanları aile içinde kapatmayı tercih eden annesi ve kardeşlerinin onu şimdiki haline sevk ettikleri anlaşılır. İşte buradan sonra bizim Gülseren'e beslediğimiz belkide acıma ve alayın dışında empatiler kurma isteği ortaya çıkar. Gülseren bize başından geçenleri oğlunun onu kaldırıp dışarıya çıkarmak için kullandığı esrarlı sigaranın da etkisiyle her şeyi anlatmaya başlar. Tecavüze uğradıktan sonra, ona bir kapıcı ile nikah kıyılmış, kapıcıya biraz para verilip köyüne gönderilmiş, mahalliye de “baba” karakterinin öldüğü söylenmiştir, Böylelikle de her şeyin düzene gireceği düşünülmüştür. Ancak Gülseren bu psikolojik travmayı atlatamamış, üstüne üstlük çocuğunun olması daha da tetiklemiştir.

Ölmek kolaydı ama sen vardın.

Her anne gibi, Gülseren de çocuğu için yaşamış, onun da kendisi gibi olmaması için dış dünyayla kuracağı ilişkileri sınırlamıştır. Otuzlu yaşlarda olan bu adamın cep telefonunda hiç isim, onu arayan kimsenin olmaması da bu durumun neticesidir.

Yönetmen bize zaman zaman da karanlıktaki adam türükleri yaparak, seyircinin gerilmesini sağlamış, sonunda çıkan ise beklenen karanlıktaki adamın oğlu olan “Egemen” olmuştur. Bir diğer özenli ve ekonomik kullanılan obje ise “ışıktır”. Annesinin evinde gece gündüz yanan lambaların aksine, reklam ajansında, sofistike bir aydınlatma, Rönesans ışığı tercih edilmiştir. Reklam ajansındaki dekorlar her ne kadar minimalist seçilse de, Gülseren'in evindeki mobilyalar onun gençlik zamanlarından kalmadır. Bu da bize Gülseren'in evinde zamanın durduğunu anlatır.

Filmde yer yer önemli saygı duruşları da filmdeki hoş türüklerdendir. Bunların en başında “Ertem Eğilmez”in ölümsüz eseri “Hababam Sınıfı” ile, Türkan Saylan Hoca'nın “gözaltından serbest kalması sonrası” yaptığı basın açıklaması gelir.
Egemen'in annesini, bu korkudan kurtarmanın yolu olarak bulduğu çözümü seyircinin anlaması için ise için paketleyeneler iyi sarmalamışlardır, sürpriz bozulmasın diye. Egemen annesiyle yediği yemek sonrasında annesinin ve kendisinin de içtiği esrarlı sigaranın da etkisi ile annesini, onun için özgürlük olan motosikletinin arkasına atıp, karanlıktan “aydınlığa doğru” yol alır. Her şey onlar için yeni başlayacaktır belki de.

İyi izlenceler...
Murad Çobanoğlu