BİZE DE ŞANS DİLE

“Hepimiz kahraman olmak isteriz ama bu sadece Amerikan Filmlerinde o kadar kolaydır”

BANA ŞANS DİLE

“Bize de Şans Dile”

Yönetmen- Senaryo: Çağan Irmak,
Yapımcı: İrfan Tözüm
Görüntü: Cenap Cevahir
Müzik: Cengiz Onural
Oyuncular: Deniz Uğur (Yurdanur), Melisa Sözen (Tuba), Rıza Kocaoğlu (Bahadır), Nilgün Belgün (Mesude), Volkan Severcan (Kaan), İsmail Hacıoğlu (Çağlar), Aysun Metiner (Emel), Levent Sülün (Hasan), Nuran Yılma (Cemile), Berke Üzrek (Türker), (Başak Danışman (Ayşegül)
Yapım Yılı: 2001
Süre: 88dk

Çağan Irmak filmlerini çok da bilinmeyen bir filmi olan “BANA ŞANS DİLE” ile anlatmaya devam ediyoruz. Çok da bilinmiyor diyoruz, çünki bu film 2001 yapımı ancak o zaman dilimlerinde gösterime sokulmadı, sanırım bir iki festival gezdi o kadar. Sonra aradan yaklaşık sekiz sene geçti, Çağan Irmak, Babam ve Oğlum ile tür filmleri açısından çok iyi bir çizgi yakalayınca filmin yapımcısı bu durumdan yararlandı ve piyasaya çıkardı, ancak o sırada ULAK'ın habercisiydik bizler ve bu filmi de sanki yeni bir filmiş gibi algılayacaktık, bunun içinde gayet bilinçli bir durum hazırlanmıştı ve basın bültenlerinde ya da DVD kutusunda adeta bir filmin olmazsa olmazı olan “yapım yılı neredeyse saklanmıştı”. Tabi doğaldır ki yönetmen bundan rahatsızlık duydu, filmin gösterime çıkmaması için çaba harcasa da başarılı olamadı ne yazıkki. Çünki bir filmin hukuki olarak “sahibi” yapımcısıdır. Filmi üreten, kafa yoran, günlerce dekupaj senaryosu hazırlayan, uykuları kaçan ve daha bir sürü emaresini üzerinde taşıyan “yönetmen” değildir. Çağan Irmak istemedi ama ona o gün o ŞANS'ı vermeyenler, hatrı sayılır bir sinema salonunda filmi gösterdiler. Sanki Çağan Irmak o gün filmiyle bir mesaj vermiş gibi gelirdi bu öyküyü bildim bileli. Bana, filmime bir şans dile, genç ve azimli bir yönetmenin bir “ricası”dır sanki bu.

Film hakkında bu kısa anekdotu böyle dedikodu edasında anlattığım için özür dilerim, tabi sizlerden lakin şurası her zaman kafamı kurcalamıştır, malum eski ustalarımız var ve ismini zikretmek istemesemde siz kolaylıkla anlayacaksınız ki bazı yönetmen-yapımcılarımız bir sürü film çekti ama piyasaya çıkarmadı. Merak ediyorum o filmler piyasaya çıktığında yapım yılı ile aralarında uçurum olacak, tabii çıkabilirse, bir film ne kadar yönetmenindir de dedirtir bu insana. Sanat eserini üreten beyin acaba, onu gizleme hakkına da sahip midir? Çağan Irmak bu zamana kadar hep filmleriyle insanlara birşeyler anlattı, doğaldır ki, bir yönetmen olarak. Lakin ilk kez belki de Türkiye'de ilk kez, -muhtemel ki değildir-. Böyle bir olayla bize çok önemli ipuçları verdi.

Hep sevmişimdir, yönetmenlerin ilk filmlerini, kendilerini anlatırlar çünki, kendi yaşam tarzları, yokoluşlarını, çelişkilerini, acemiliklerini gösterir yönetmenlerin ilk filmleri, fırçasını yeni alan ressam, ya da eskizlerini yeni çizen mimarlar gibi gelir, biraz acemi, ürkek; lakin bir o kadar da mükemmel anlatımlar...
Bahadır, tıpkı hepimiz gibi bir çocuktur. Ya da hepimizin yansıttığı gibi, kendi yok oluşlarını, acılarını, kaygılarını saklayan, gizleyen, bir teenage'tir. Film aslında kimseye yapancı Bir şey anlatmıyor. Onun anlattığı hikeye son derece sıradan, sıradan gibi gözükmese de. Okullar sanki savaş alanı gibidir, herkes sizin düşmanınızdır, öğretmenleriniz, müdürleriniz, sıra arkadaşlarınız hatta en yakın arkadaşınız bile günün moda deyimiyle “kanka”nız sizin düşmanınızdır. Siz “iyi gözüktüğünüz” müddetçe onlar da size iyi gözükürler. Tıpkı birinin çıkıp da “bende nükleer silahlar” var bana yaklaşmayın demesi gibidir. Erkenden okula gelinir, saçlar lavabolarda düzeltilir, ya da evden çıkmadan önce bu işlem yapılır. Yine günün moda deyimlerinden olan “eziklerden” olmamak için çaba sarfetmek gerekir, kızların bir giydiğini bir daha giymemesi, tabi okullarda üniforma kullanıldığı için bunu başka başka metodlarla halledilmesi gerekir; oğlanların ise pantolonlarının dışına hafifçe taşan gömlekleri ve ortadan taranmış ve muhakkak jöelenmiş saçları, kumaş pantolonun altında rugan yerine spor ayakkabıları olmalıdır. Tabii bunlar filmin çekildiği zamanın gençleri, şimdi durum biraz farklı en azından kimse saçlarını orta ayırmıyor, bunun yerine “kirpi modeli” tercih ediliyor sanıyorsam. “emo joy” deniyor du sanırım berberimden öğrendiğim kadarıyla bu modele.

film ;

“bu filmdeki kişi ve kurumların tamamı hayal ürünüdür”

ibaresi ile başlar. Bu normal bir “aksiyon” filminde olsa normal karşılardım. Ama bu filmde sanki “bu filmdeki her şey sizin eseriniz” der gibi konmuş.

Bahadır; iyi bir annesi olan, ya da bizim yani onu dışardan görenlerin öyle sandığı bir gençtir. Sabah zorla kahvaltı yaptırılan, İstiklal Marşı söylerken bayılan, atlama beygirinden atlayamayan ve “ayakkabı bağcığı” sürekli açılan kendi değimiyle normal olmayan bir gençtir. İnsanların onu gözmezden gelmesi, yok sayması ve değer vermemesinin bir nedeni araştırmaz, direkt olarak sonuca gitmek ister. Bir gün belinde bir silahla okula gidene kadar, tüm yaşadıkları zaman dilimleri birbirinin aynıdır. Yönetmen yine diğer filmlerinde sıklıkla yapacağı bir şey olan “geriye dönüşlerle” ve “anlık zaman tekrarlarıyla” filmi bize anlatıcı olan Bahadır'ın sesiyle anlatır. Film onun hikayesidir çünki.
Bir insanın ismini yanlış söylemeniz, başta normal gibi gelebilir, lakin bu aslında onu görmediğiniz, yok saydığınız, her hangi “isimdaşıyla” bir tututuğunuz, yani herhangi bir Ahmet'den, Fatma'dan, bir farkı olmadığı anlatırsınız, basit bir gaf değildir bu. Müdür'de Bahadır'a, Bahattin diyerek, bize kötü niyet beslemeden onun kişiliği ile değil adıyla alakalı olduğu, onun için sadece sayısal bir değer olduğu hattırlatır. Çoğrafya öğretmeni ise tam bir karikatür gibidir. Belli ki yönetmen herhangi bir öğretmen imajı vermek istemiştir. Çaycısı, hademesi, tipik bir lisedir burası. Öğretmenler öğrencileri, kadınlar kocalarını nasıl ki düşman gibi görürse öyle görmektedir. Öğretmen Necla da “dizginleri vermesi gerektiğini” kendince az tecrübeli olan Yurdanur'a. Hatta bu sözü destekler bir de laf eder, savaş başlasın diye. Öğrenciler açısından da durum farksızdır, yıllardır “güdülmeyi” bekleyen koyunlar gibi, saygı duyulması gereken insanlar vardır, bunlar sert mizaçlı, “höt zöt” eden tiplerdir, onlara “kardeş, arkadaş, onlardan birimişçisine” davrananlara saygı da göstermemek gerekir. Kendi arkadaşlarına nasıl ki “ezik”, “paçoz”, “soytarı” gibi isimler veriyorlarsa onlardan olanlara da öyle isimler verilebilir çünki.
Bahadır koridorda öylece beklemektedir, hikayenin sonunu yazmak için, onu uyandıran “miğdesi bulanan bir öğrenci ile miğdesi bulanan öğrenciyi fırçalamak isteyen öğretmen olmuştur. Kısa bir konuşmadan sonra Bahadır silahını düşür lakin, öğretmen bunu sigara paketi sanar umursamaz, çok üstelediğinde de onu “okuldan uzaklaştırma” ile tehdit eder. Bu bir öğrenci için bir “ceza” mıdır her zaman düşünmüşümdür.
Bahadır derse geç gelmiştir, anlayışlı öğretmen bir öğrenci daha kazanabilmek adına kabul eder, lakin Bahadır kimsenin birbirinin dinlemediğini fark ettiği sırada, belindeki silahı çıkarır ve ateşler, artık kimse konuşmaktadır. Herkesin birbirini dinlemesinin vakti gelmiştir. Kimsenin hayatı mükemmel değildir, bunu ortaya çıkarması gerekmektedir, çünki mükemmel olmayan sadece onun hayatı değildir.
Film toplumsal şiddet öğelerinin en küçük bireyleri olan geçleri hedef seçmiş kendisine, her bireyin çok can alıcı bir sırrı olduğunu, bu sırrın ifşaa ettiğinde, ettirildiğinde nasıl sonuçlara neden olabileceği üzerinde duruyor.
Her ne kadar Stocholm Sendromu, yani kurbanın bir müddet sonra kendini rehin alan kişiye alışması durumu var konu edilmiş gibi algılansa da, kurbanlar yıllardır kendilerini rehin alan kişiyi tanıdıkları için, ona alışık olmaları çok normal bir durum. Tek sıkıntıları ise silahın kendilerine doğrultulmuş olması olabilir, ama hayatta da her zaman “silahı onlara” doğru doğrultmuyor muyuz zaten. Bu duruma da alışıklar yani. Filmde anlatılan tüm aileler de hiç normal değil, kuşak çatışmaları da hat saffada. Bahadır, gelen polise, medyaya rağmen onları bir şartla serbest bırakabileceğini söyleyecektir, korkularını anlatırlarsa, ancak o zaman kendi korkuları olduğunu, kendisinin aslında normal bir insan olduğunu anlayacaktır çünki.
İlk korkumuz, karanlık oluyor, insanlığın en temel korkusu olan karanlıktır. Görürüz ki aslında bunun nedeni onu gizlice dolaba kitleyen, oyunculuğundan da anladığımız kadarıyla çok da normal olmayan bir annedir. Kirlenen aile ilişkileri, yok olan gençlik ve sıkışmış hayatlar ve bundan nemalanan medyayı konu alan film genç oyuncularıyla da hayranlık uyandırıyor, Türker'in yoğun erkeklik baskısı sonrasında “tercihkerinin” değişmesi, VJ Ayşegül 'ün ekranda biraz olsun daha gözükmek ve bir kişi ondan daha imza istemesi adına TV Patronuyla kurduğu çarpık ilişki, oyuncuların minimal yaklaşımıyla çok ince ve bir o kadar da etkili anlatılmış. Bahadır'ın annesi rolündeki Nilgün Belgün'ün ise “karikatür memur anne” rolünden, nasıl bir “wamp kıza” dönüştüğü ise cidden görülmesi gereken unsurlardan.
Bahadır'ın bu yaklaşımı artık bir “talk show” programına dönüşmüştür, yeni konuklar ve yeni maceralar yeni anlatılar gerekmektedir, ilgiyi ayakta tutabilmek için.
Sonunda tüm rehineleri bırakmasına rağmen koşup gelen bir insana ateş etmek konunda direnen polis memurunu kışkırtan muhabir, öğretmeninde dediği gibi muhbirlik yapmıştır kim bilir, arkadaşlarını satmıştır öğretmenlerine. Kurşunları olmayan bir silaha karşı gelmek de çok normal bir şey değildir, çünki ya “doluysa” dedirtir, ama çocuğun hayatı belli ki silahtan daha boş algılanmış olacak ki polis dizine eteş etmek ister ancak, tam o sırada ayakkabı bağı açılan Bahadır düşer, mermi de tam kalbine isabet eder. Belki de tüm filmi özetleyen bir görüntüdür bu, çünki tüm filmde Bahadır'ın ayakkabısı çözülmüş başına iyi şeyler gelmemiştir. Şimdi de hayatı çözülmüştür Bahadır'ın.


İyi izlenceler...
Murad Çobanoğlu