| ROL MODELLER TOPLUMA NE KATAR OLMADIĞINDA NE OLUR |

Bizim Babalarımız, dedelerimiz büyük şehirlere geldikleri vakit, burda daha önce yaşamış olan insanlarla karşılaştılar, onların çoğu da gayr-i müslim olan Türk Vatandaşlarıydı, onlara kentte nasıl yaşanacağını, sokakda birbirini görünce şapka çıkartıp selam verileceğini, bir meyhaneye gittikleri vakit bir arka ya da bir ön sırayı rahatsız etmeyecek şekilde eğlenmeyi gösterdiler, öğütlediler. Lakin bunu “ders 1” şeklinde değil, iç içe yaşayarak öğrettiler. Zor olmadı öğten için de öğrenen için de. Onlara İstanbullu, İzmirli, Tekirdağlı vs vs'li olmayı öğrettiler bu insanlar, kendilerinden sonra kentli olan insanlara. Yine tekrarlıyorum bunu didaktik bir uslüpla değil, yaşayarak öğrettiler.

Murathan Mungan'ın dizelerindeki gibi “eskidendi her şey” kimse ölmemiş, kimse kimseye ihanet etmemişti. Cumhuriyet'in henüz ilk yıllarında “belki kentliler” Cumhuriyet'in ne demek olduğunu anlasalar da, “milletin en efendisi olan köylü” anlayamadı, kavrayamadı Cumhuriyet'i. Hele Avrupa'daki demokrasi sürecinin yüz yıllar, Türkiye'dekinin ise Birkaç yıl olduğu hesaba getirilir ve konan yasaklar da hatırlanırsa, Cumhuriyet adına “altı oklu olduğu” ve bu “okların ha bire kendinleri vurduğu” dışında bir şey anladıklarını da düşünmüyorum açık söylemek gerekirse. Hele hele sonradan yine bir “fıkra” ile tanıyacakları “demokrasi” olgusu ise; kendisi de bir toprak ağası olduğu için Toprak Reformu'na itiraz ederek, eli yüzü düzgün ilk “çok partili” zemine geçmemize sebep olan Ali Adnan Ertekin Menderes'le ve onların kırsal kesimdeki uzantısı olan “toprak ağaları” ile“altı okçular” arasında sıkışmasına sebep olacağından “demokrasi” için de hoş düşünceleri olmamıştı.

Allah devletlerine zeval vermesinci anlayışları sonralarda kendilerine “padişahım çok yaşa” mislinden durumlara dönüştürerek, cumhuriyet ve demokrasi adına yeni yeni kavramlar getireceklerdi. Nesli Çölgeçen'in “Züğürt Ağa” adlı filminde geçtiği gibi, “toprak ağaları” iki partili rejimde “altı oka mühür basmamaları” gerektiğini önemle vurguladılar, “efendi olan millete”. Sonra bilindiği gibi, toprak reformu bazı bölgelere çıksa bile, ağalar bu insanları “efendi olduklarından” kandırarak, tehdit ederek, zorla mallarını geri aldılar. Burda köylünün sesi çıkmadı tabi, çıkanları da biz duymadık. Çünki onlarda kendileriyle beraber savaşmışlardı, düşmanları kendilerinin inandırıldığı gibi, beraber kovmuşlardı. Onların bu ülkenin her toprağında, hakkı vardı.
Peki hakkı olmayan kimdi. Türkiye Cumhuriyet'inin kurucusu Mustafa Kemal'e, “Atatürk” soyadını verip, kendi de “dilaçar” soyadını alan, “millet-i sadıka” olan Ermeniler, Türkiye Cumhuriyet'ine bizzat Atatürk'ün emriyle davet edilerek, Üniversitelerini kalkındıran, Yahudiler, her türlü esnaflık ve ticaret'i öğrendikleri Rumlar...

İşte ülkenin asıl sorunu olan kişler bunlardı. Madem toprak ağaları mallarını vermiyordu, ki onların “çalışıp alın teri olan mallardı bunlar”, kendi ülkelerinde, kendilerini “işçi olarak çalıştıran” kişilerden alınmalıydı. Alındı da, ilk adım zaten yıllar önce Almanlar ile başlamıştı, Alman Ruhu'na sahip bazı yüksek rütbeli bürokratların imzaladıkları fermanlarla ilk kafile yola çıkmıştı çoktan zaten. Yerine taşınan başka bir “millet-i sadıka” vardı. Ama bu Osmanlı Devletine değil, Alman Devletine, sadık bir ulustu. Hem de müslümandı. Yani güvenilir olma şartlarının tamamını taşıyordu üstünde. Hep önerdiğim bir kitap olan “Benden Selam Söyle Anadolu'ya”yı bu hususda, önemle okunması gerektiğinin altını çizmekte fayda var.
İlk sorun ortadan kalktığına göre diğerlerine eğilmekte fayda vardı. Savaş şartlarıydı. Millet ekmeği bile karne ile alıyor, az yiyor, az tüketiyordu.


O yıllarda, “ekonomiye değil bizzat ekmeğe can veriliyordu” verilmesi de gerekiyordu. Her ölen vatandaş “Hitler Ekomomisi” ile gayr-i milli hasıla'nın artması demekti. İsmet İnönü müthiş bir zeka unsurunu kullanarak, Türkiye Cumhuriyet'ini savaşın bitmesine iki gün kalaya kadar savaşa sokmayı başarmıştı. Bu sayede zaten “karne sefaletinden kırılan” insanlara bir de savaş şartları haiz olsaydı kim bilir ülkede yaşayan insan kalır mıydı.
Henüz İsrail Devleti'de kurulmadığından “camilerde, evlerde yer alan Magen David'ler, İslam Litaratüründeki adıyla, Mühr-ü Süleymanlar da kimseyi rahatsız etmiyordu o yıllarda.
Sonra aklı evvel siyaset adamlarımız, bilginlerimiz, teknokratlarımız bir yasa çıkardılar ülkedeki şartları öne sürerek. Neydi bu yasa; Ülkede bulunan tüm “zenginler”, mallarının büyük bir oranını devlete bağışlayacaklardı, bunun adı da Varlık Vergisi'ydi. Başta bir sorun olmadı tabi. Yasalarda bir sorun olmaz, yasalar çıkartılır, kah demokratik kah anti demokratik. Mesela Franda'da da bizdeki 301 benzeri bir yasa vardır. Fransız Bayrağını, Milletini, Ulusunu kimse “eleştiremez” eleştirenlere “yüksek meblalı cezalar” uygulanır. Fakat bu yasa ancak Fransız İhtilali'nden sonra on sene kadar uygulanır. İşte bu uygulama zafiyetinin bir benzeri de “Varlık Vergisi” sırasında uygulandı. Vergi, insanları, gruplara ayırıyordu. Bunlar M Grubu, Müslümanları, G Grubu Gayr-i Müslimleri, D Grubu “Müslümanlığından şüphe edilenleri”, E Grubu da Ecnebi olanları anlatıyordu. Vergi tüm gruplara eşit uzaklıkta uygulanacak diye bir kanun yoktu zaten, amaç da bu değildi. Şükrü Saraçoğlu'nun kendi ifadesiyle; “...Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz...” diye açıklayacaktı.
Çok geçmeden İsmet İnönü'nünde kapısı çalındı, Cumhurbaşkanı olmasına rağmen. Hem bu, verginin nasıl ve kime uygulanacağı konusundaki bazı şüpheleri de ortadan kaldıracaktı. İsmet İnönü, Çankaya Köşkü'nü Lojman olarak, kendisi de “maaşlı devlet memuru olarak” gösterse de bir kısım ödeme yaptı “malum sebepten” devlet kasasına. Ama oturduğu ev kendinin olmadığı ve maaşla çalıştığı için bu o kadar can alıcı olmadı onun ve ailesi için. Vergisini ödemeyen kim olursa olsun, Aşkele'de taş kırmaya ve tren yolu yapımında kullanılacaktı. Devlet onları istediği gibi çalıştırabilecekti. Tabi amaç kimsenin “izzetiyle oynamak değil”, çalıştırarak ödediği para ile vergisini tahsil etmekti. Şükrü Saraçoğlu'nun da isteği üzerine verginin en ağır bölümü M Grubu haricindeki kişilere uygulandı. M Grubundaki kişiler “patron olsa bile” işçi, İşçi olan diğer “gruplar”da patron olarak göstermek yetiyordu bunu yapmak için. Bu toplumun yüzde birini bile oluşturmayan grubun elindeki mallar bir gecede el değiştirdi böylelikle. Zenginleşen yeni bir sınıf esnaf tayfası peydah oldu böylelikle. Vergi çok değil iki yıl uygulandı, ama yetti de arttı bile “Türkiye”nin Türkler'in eline geçmesi için. Artık “taşı toprağı altın bir şehir vardı karşılarında.
Lakin yine palazlanan Şükrü Saraçoğlu demiyle “onları yiyen kurtlardan” bir kere daha kurtulmak gerekiyordu. Gazetelerde çıkan haberlere göre “Türkler'in ekmeğini yiyen bu insanlarlar “kendi aralarında para toplayarak” Kıbrıs'daki ENOSIS'e para gönderiyorlardı. Çok geçmeden, “herhangi bir siyasi oluşumla bir alakası olmayan” İstanbul Ekspres Gazetesi'nde 6 ylül 1955 günü bir haber yayımladı.

Atatürk'ün Selanikte'ki Evi “Rumlar” tarafından bombalanmıştı. Cumhuriyet Gazetesi, olayın nasıl yer aldığını, duvarın çöktüğü, kapıdaki askerin yaralandığına kadar en ince ayrıntısıyla yer verdi. Aynı şekilde Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin, de propanda aracı olarak kullanılan İstabbul Ekspres, haddinden fazla basılarak nerdeyse bedava dağıtıldı ve İstanbul Halkının bir bölümünü galyana getirmeyi başardılar, galyana gelmeyenlerde önemli değildi, en azından onlar önlerinde bir engel oluşturmazdı. Kısa süre sonra dışından “zengin olmak isteyen” binlerce insanı kamyonlarla İstanbul'a taşıyan kurumlar icat olacaktı çünki.
Hükümetlerin iki senede yaptığını İstanbul ve Taşra eşrafı, 2 günde daha hızlı yapacaktı. Başta “Rumlara” karşı gibi gözüken olaylar kısa süre sonra tüm azınlıklara, “müslümalığı şühpeli olanlara”, levantenlere ve Yahudiler'e sıçradı. Bayrak asmayan her ev potansiyel olarak suçlu ve yağmalanmayı, tecavüze uğramayı, öldüresiye düvülmeyi hak ediyordu. Resmi kurumların bildiği sayılarla, on üç kişi hayatını kaybetti, otuz kişi yaralandı, 4000 ev, 1000 iş yeri, 73 Kilise, 1 Havra, 2 Manastır, 26 okul ve aralarında bar, fabrika, otel gibi yerlerin yer aldığı 4000 kadar mekan saldırıya uğramış, yağmalanmıştır, dendi. Tabi bunlar resmi kayıtlar dediğim üzere. Hep demişimdir demokrasinin kullanımında rol modellerin ne derece önemli olduğunu. Bu bir süreç meselesidir. Kimse sorgulmaz insanların nerden geldiklerini, nasıl zenginleştiğini, nasıl fakirleştirdiğini. Onların “M Grubundan” olması yeter de artar bile onların yaptığı “hiyanetlerin” affedilmesi için.

Aydın, entelijans olmak her ülkede zordur ama Türkiye'de daha zodur. Bir yerde bir açıkmama yaparsınız, bir şey söylersiniz, bir grupla çalışırsınız, bir kişiye "göz" kırparsınız. Tamam! bitti siz FİŞLENDİNİZ hemen. Evinizin kapısına görünmez bir “çarpı” atarlar hemen. Hem de bu Devlet Elli o 80'lerin meşhur CADI AVARINDAN da değildir. Toplum nazarında birisi sizi fişlemek ister. Toplum nefret etsin ki sizin dediklerinizi herkes aman sende "o falanca yerde açıklama yaptı, ondan ona ödül verdiler" desini; konuşabilsin, dillendirebilsin diye. Hemde o sizi vaktiyle FİŞLEYEN kişiler günün birinde sizinle aynı TRENDE YOLCULUK etmek istediğini söylese de. Bir kere fişlenmişsinizdir artık. Fark etmez gerisi. Şu an müthiş bir CADI AVI görüyorum, kim ne dedi, kim vaktiyle ne söyledi, hepsi KAYIT ALTINA alınıyor, video paylaşım sitelerinden gönderilen “sevilen şovenist damgalı videoları” beğenme ikonuna tıklanıp tıklanmadığı sayfa sayfa kayıt altına alınıyor. Günün birinde ters bir hareket yapıldı mı “OLİGARŞİYE” hemen GÖZÜNE sokulacak eldeki belgeler milletin çünki. Aydın olmak yanlızca “Türkiye laiktir laik kalacak” sesleri çıkartarak, laikliğin kelime anlamını bilmek, Kahrolsun emperyalizm diyerek, sol el havada viktory işareti yapmak, bana ne benim milletimi tanısınlar başka açılımlardan ben anlamam demek değildir çünki. Aydın olmak geçmişiyle ve hatalarıyla barışık olmak, tüm insanlara “yaşama özgürlüğü tanımak”, “açılımlara tek boyutlu değil, her boyuttan yaklaşmak, kent kültürünün yok edilmesine seyirci olmamaktır bizim lügatımızda. Başka karşılığı yoktur.


Murad Çobanoğlu
(2010)